Bazı evlerde kapının yanında bir çanta durur.

İçinde birkaç şişe su, bir el feneri, pilli bir radyo, biraz nakit, ilaçlar ve belgelerin fotokopileri vardır. Kimse ona bakmaz; tozlanır, unutulur. Ta ki bir gece ışıklar sönene, telefon çekmeyene, market kapısı kilitli kalana kadar. O zaman anlarız ki o çanta bir korkunun değil, bir öngörünün eseriymiş.

Peki, bizim kapımızın yanında ne duruyor?

Son haftalarda dünyanın dört bir yanından aynı çağrı yükseliyor: “Hazırlıklı olun.” İngiltere hükümeti 22 Ekim’de üç yıl sürecek “Be Ready” (Hazır Ol) kampanyasını başlattı ve hanelerden en az üç günlük kesintiye hazırlıklı olmalarını istedi. Avrupa Komisyonu, vatandaşların bir krizin ilk 72 saatinde kendi kendine yetebilmesini ve hazırlık eğitiminin okullardan başlamasını öngören yeni yönergelerini açıkladı. Almanya’dan İsveç’e, Japonya’dan Tayvan’a, Meksika’ya kadar pek çok ülkenin benzer önerileri var.

Bu çağrıların ciddi bir kısmının panik üretmek, sosyal medyada görünür olmak ya da yarın “ben demiştim” diyebilmek için yayıldığı görülüyor. Ama meseleyi buna indirgemek, tabloyu eksik okumaktır. Çünkü yükselen tek bir risk yok; birbirini besleyen çoklu tehlikeler (multi-hazard) ve bileşik riskler var.

Dünya Ekonomik Forumu’nun 2026 Küresel Riskler Raporu bunu açıkça gösteriyor. Raporda bu yılın en büyük riski jeoekonomik çatışma; onu devletler arası çatışma, aşırı hava olayları, toplumsal kutuplaşma ve yanlış bilgi izliyor. Daha çarpıcı olanı şu: Eşitsizlik, üst üste ikinci yıl diğer riskleri en çok besleyen, en bağlantılı risk olarak seçilmiş.

Bu bağlantıyı soyut bir tablo olarak görmeyelim; son aylarda yaşadık. Haziranda başlayan ve Avrupa’nın kayıtlara geçen en şiddetli sıcak dalgası, Fransa’da on binlerce haneyi elektriksiz bıraktı; demiryollarını ve elektrik şebekelerini zorladı. Ekim’de Fransa’da yüzlerce süpermarketin soğutma sistemleri siber saldırıyla ele geçirildi; dolapların sıcaklığı 50 dereceye kadar çıkarıldı, gıdalar çöpe gitti, yangınlar çıktı. Kasımın ilk günlerinde benzer saldırılar Belçika’dan İsveç’e, İrlanda’dan Estonya’ya kadar uzandı. Soğuk zincirin kırılganlığını daha önce yazmıştım; bu kez bir buzdolabının bile saldırı hedefi olabileceğini gördük. Bir yanda süregelen ve daha da kızışması beklenen bir savaş ortamı var; öte yanda eşitsizlikler yüzünden hükümetleri tehdit eden sokak protestoları var. Yapay zekâyla birlikte siber saldırılar artıyor ve bunlara karşı savunma zorlaşıyor. Tedarik zincirlerine ve finansal sistemlere yönelik saldırılar bunların örneği.

Risk yönetiminde buna bileşik risk ve bileşik kriz diyebiliriz: Bir tehlike tek başına gelmez; başka bir tehlikenin kapısını aralar. Sıcak dalgası şebekeyi zorlar, siber saldırı aynı şebekeyi hedef alır, yanlış bilgi kriz anında paniği büyütür, eşitsizlik ise en çok hazırlanamayanı vurur. Kapının yanındaki çantanın herkesin evinde olmaması da bu eşitsizliğin bir parçasıdır.

Türkiye açısından tablo daha da somut. Diğer ülkeleri hazırlığa çağıran risklerin hiçbiri bize yabancı değil; aşırı hava olayları, siber saldırılar ve tedarik zinciri kırılmaları bizi de aynı ölçüde ilgilendiriyor. Deprem ise bunların üzerine eklenen ayrı bir yük. Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu da yıllardır aynı gerçeği hatırlatıyor: Profesyonel yardım ekipleri ancak üç gün sonra gelebileceği için ilk üç gün herkes kendi başınadır; beklenen Marmara depreminde üç gün sonra bile herkese yardım ulaşması mucize olur. Avrupa 72 saati hedef koyarken Almanya’nın vatandaşlarına on güne kadar hazırlık önermesi de boşuna değil. Büyük bir depremde elektrik, su, iletişim ve market aynı anda kesildiğinde profesyonel ekiplerin bir kısmı da afetten etkilenecek.

İlk 72 saat, yani “altın saatler” ve afetin şiddetine göre onu izleyen ilk haftalar boyunca asıl mesele, yerelin kendi kapasitesini olabildiğince koruyabilmesidir.

Peki, ne yapmalıyız?

İlk adım hanenindir. Kapının yanındaki çanta bir başlangıçtır. Ama asıl hazırlık, ailenin bir afette ya da uzun bir kesintide nerede buluşacağını, kime haber vereceğini, kimin kimi alacağını, doğru bilgiyi nereden alacağını önceden konuşmasıdır. Çanta eşyaları, konserve ve su gibi temel ihtiyaçları, plan ise insanları taşır.

İkinci adım komşuluğundur. İlk saatlerde birbirimize yetişecek olan yine biziz. Yaşlı komşunun ilacını, engelli komşunun ihtiyacını, yalnız yaşayanın adını bilmek, hiçbir çantaya sığmayan bir hazırlıktır.

Üçüncü adım mahallenindir. Komşuluk bir ilişkidir; mahalle ise ilişkilerin örgütlü hâlidir. Mahallede kurulan bir ağ, ihtiyaçları belirleyip sınıflandırabilir, yerelde ilk müdahaleyi yapabilir, direnç ve dayanışmayla kendi kendine yetebilme kapasitesini oluşturabilir. İçerideki koordinasyonu dışarıdaki koordinasyonla birleştirebilir. Bu nedenle komşuluk ağlarını kurmak ve örgütlü şekilde hazırlanmak gerekmektedir.

Dördüncü adım kurumlarındır. Bir sivil toplum kuruluşu, bir okul, bir işyeri, ilk 72 saatte kendi insanlarına nasıl ulaşacağını bilmiyorsa topluma da ulaşamaz. Kriz anında kimin karar vereceği, iletişimin hangi kanaldan süreceği, kesinti olursa neyin neyin yerine geçeceği önceden tanımlanmalıdır.

Beşinci adım kamunundur. Hazırlık çağrısı, devletin sorumluluğunu vatandaşa devretmesi değildir. Riskleri açık bir dille anlatmak, kritik altyapıyı korumak ve hazırlanmaya gücü yetmeyenleri desteklemek kamunun işidir. İngiliz hükümetinin kampanya için seçtiği ifade bu dengeyi iyi anlatıyor: Telaşlı değil, tetikte olmak.

Kısacası, çağrıların tek bir sebebi yok. Meşru risk yönetimi de algı yönetimi de aynı anda var. Ama asıl mesele, her uyarıyı “manipülasyon” diye geçiştirmek değil; neye hazırlandığımızı ve ne kadar hazır olduğumuzu açıkça konuşabilmek.

Kapının yanındaki çanta korkunun değil, sorumluluğun, farkındalığın ve risk yönetiminin işaretidir. Belki de en çok ihtiyacımız olan çanta, evin içinde değil, birbirimize uzanacak ellerde hazır duranıdır.