Aynı olaylara bakıp artık ortak bir anlam bulamadığımızda birlikteliğin güvencesini de kaybederiz. Ortak bir zemin üzerinden konuşamadığımızda dağınık kalabalıklar içerisinde yalnızlaşırız. Zaman mefhumumuzu ve mekan avuntumuzu da beraberinde yitiririz.

Bir toplumda neyin normal, neyin güvenilir, doğru veya kabul edilebilir olduğuna ilişkin ortak referansların netliğini kaybetmesi toplumsal bulanıklığı da meydana getirir. Toplumun mensubu bireyler bu bulanıklıkta önünü göremez, yolunu bulamaz ve ortak değerlerin izini süremez olur.

Bir şeyleri kaybetmek, özellikle insanları birbirine bağlayan, güç veren, hayata anlam katan şeyleri yitirmek odağını da yitirmesine sebep olur. İnsanın zihnini de ruhunu da dağıtır ve hayatını toplayamaz olur.

Özellikle hızlı toplumsal değişim dönemlerinde sosyal durumun genel anlamını kurmakta zorlanmasına “yaygın toplumsal belirsizlik” denir. Belirsizlik ile bulanıklığı ayıran ince bir nüans vardır. Belirsizlikte bilgi eksiktir; bulanıklıkta ise bilgi vardır ama ayrımlar seçilemiyordur. Bugün bilginin her yerden fışkırdığı, erişildiği bir dünyada ayrımların seçilememesi bulanıklıktır.

Bulanıklık ilginç bir şekilde belirsizlik döngüsünün de kapısını aralar. Bir bakmışız ki birey de toplum da neye bakacağını biliyor olabilir fakat neye bakmaya devam etmesi gerektiğini kaybetmiştir.

Peki nasıl bu odaklanma sorunu aşılır? Nasıl bu döngüyü kırabiliriz?

Neye dikkatimizi vermemiz gerektiğini kaybettiğimiz bir düzlemde, ayrımların kaybolduğu bir bağlamda insan olduğumuzu hatırlamamız gerekiyor. Sezgilerimize, duygularımıza ve zihnimize dönmemiz gerekiyor. Bu üçünü birlikte çalıştırmalı, anlamsızlığın içerisinden bir anlam çıkarabilmeliyiz.

Bireysel olarak dikkatimizi önemli meseleler üzerinde sürdürebilme kapasitemiz zayıflatan şeylere karşı irade mesafesi koymamız gerekiyor. Yani irademizi ortaya koyduğumuz müddetçe bunlara yaklaşmak, irademizi aşan noktalarda bunlardan uzaklaşmak.

Seçme kapasitemizi güçlendirmemiz gerekir. Birey için “öncelikli olan ve gerçekten önemli olan nedir” sorusu üzerinden bir filtre belirlemeliyiz. Bilgi tüketimini bu filtre ile yapmalıyız. Sürekli gündem takibi, bildirimler, sonsuz kısa video akışı ve eş zamanlı olarak çok fazla zihni açık tutmaya mesafe koymalıyız. İşte bu mesafe sezgilerimize, duygularımıza ve zihnimize dönerek gerçekleşebilir. Süzdüğümüz bilgi, bildirim ve maruz kaldığımız uyarıcıları, önem ve öncelikten doğacak bir özenle eyleme dökebilmeliyiz. Gerçekliğimizi yaratan eylemlerimizdir.

Odağımızı öncelik, sınır ve süreklilik üzerinden kurabiliriz. Bu ilginçtir ki sürdürebilirliğin de temeli değil mi? Kaynaklarımızı tüketerek değil türeterek kullanmayı yeniden öğrenmeliyiz.

Odaklanmaya başladığımızda belirsizlik döngüsünü de kırmamız daha kolay olur. An’a odaklanmamız gerekir. Bilişsel ve duygusal esnekliğimizle yolu yürümektir. Dinamik bir zihin ile koşullara, imkanlara ve durumlara göre hareket ederiz. Bunu somutlaştırmamız gerekirse: Küçük karar alıp, bunun geri bildirimi ile yeni bilgi ve sonrasında yeni bilgi arayışına gireriz.

Belirsizlik → küçük karar → geri bildirim → yeni bilgi → yeni karar.

Burada önemli olan kabullenerek ilerlemektir. Her şeyi onaylamak zorunda değiliz ama başa çıkmak istiyorsak kontrol etmek yerine kabul etmeye başlamamız gerekir. Biz esnek ve dinamik bir şekilde ayakta kalırken bir yandan yeni anlamlar üretiriz. Yeni anlamlar üretmek, yeni netlikler kazandırmayı beraberinde getirir. Belirsizlik döngüsü böyle böyle kırılır.

Mekan kaybı aidiyet kaybı da demektir. İnsanın kendini ait hissedeceği yerlere, mekanlara, kurumlara ve topluluklara ihtiyacı vardır. İnsan olduğunu hissedebileceği, yaşadığını hissedebileceği; tükettikçe ve arzuladıkça aç kalacağı değil; ürettikçe, fedakarlığını yaptıkça ve paylaştıkça doyacağı bir topluma!

Toplumsal olarak işin rengi biraz daha farklıdır. Daha büyüktür! Bir toplumda odağı, herkes aynı şeyi düşündüğünde değil; neyin önemli olduğunu tartışabileceği ölçütler geliştirdiğinde ortak anlam inşa edilirken gerçekleşir. Bir şeyleri anlamlı kılan sadece bireyler değildir. Güvenilir bireyler kültür ve sosyolojik olarak içini doldurur ama güvenilir kurumlar ancak bulanıklığı ortadan kaldırabilir.

Kurumlar güvence, erişebilirlik ve adalet tahsis eden bir sistematikte olmadıklarında, toplum, toplum olma vasfını yitirir. Odağını yitirmiş bir kalabalıktan ibaret kalır. Yaralar kökleşir ve onarılamaz hâle gelir. Merhametle ve adaletle temellenen kurumlarla ancak toplumu onarabilir, filizlendirebiliriz.

Unutmayalım ki bulanıklık her şeyin aynı anda görünür olduğu yerde oluşur. Odak ise önemin ve özenin ortaya çıktığı yerde, bir şeylere öncelik verme, irade ve kararlılık gösterme cesaretini gösterebildiğimizde ortaya çıkar.