Artık bir ülkede ıstırap varsa, kolay bir erişimle bir başka ülkeden yaraları sarmak için dayanışma gösterebiliyoruz. Dünyanın diğer ucuyla adeta komşuyuz. Bununla beraber iş ve yatırım yapma pratiklerimiz de değişti. Tüm dünyaya esnaf olabiliyoruz. Ekmeğimizi taştan, bir başka ülkede çıkarabiliyoruz. Aynı anda birden fazla ülkede ürün satıp ürün alabiliyoruz. Bir başka ülkeden fon alıp yatırımcı olabiliyoruz. Dijitalleşme ülke sınırlarını silikleştirerek tüm dünyayı sanal bir köye dönüştürdü. Peki silikleşen yalnızca ülke sınırları mı? Şehirlerin sınırlarından insanın kendi sınırlarına kadar her şeyin silikleştiği bir zamana geldik.

Seçenekler arttıkça fırsatlar kadar tehditler de arttı

İlişkilerimiz dijitalleşti. İnsanlar dijital araçlar ve platformlar üzerinden tanışıyor, evleniyor, topluluklar kuruyor. Dijital araçlar doğrudan ya da dolaylı olarak ruh sağlığımızı etkileyebiliyor. Kurumlarla ve sistemlerle kurduğumuz ilişkiler de değişti.

Her şeyin dijitalleşmesiyle birlikte hız ve hacim de büyüdü. Tıpkı bir çığın yuvarlandıkça büyümesi, bir yangının bir anda bütün ormanı sarması gibi.

Ekonomik, sosyal, psikolojik, kurumsal ve altyapısal kapasitelerimiz büyük ölçüde dijitalleşti. Dijitalleşen sistemlerimiz kırılganlaştıkça, kapasitelerimiz de tehlikeler ve maruziyetler karşısında yetersiz kalmaya başladı. Ve bu durum, bizi fark ettirmeden çağın afetiyle tanıştırdı: Dijital afet.

Dijital afet farklı alanlarda farklı anlamlarda kullanılıyor, ama bugünün gerçekliğini karşılayan bir tanımı yok. Peki nasıl tanımlamalıyız?

“Dijital afet” ifadesi literatürde farklı anlamlarda kullanılıyor. Kimi zaman bir güvenlik senaryosu, kimi zaman başarısız bir bilişim projesi, kimi zaman bir kurumun veri kaybı. Ancak afet risk azaltma çerçevesinde, toplum düzeyinde tanımlanmış değil. Bu yüzden işe afetin kendisinden başlamak gerekiyor. BM Afet Risk Azaltma Ofisi'ne (UNDRR) göre afet, herhangi bir ölçekte, tehlikeli olayların maruziyet, kırılganlık ve kapasite koşullarıyla etkileşimi sonucu bir topluluğun veya toplumun işleyişinde meydana gelen ve insani, maddi, ekonomik ya da çevresel kayıp ve etkilere yol açan ciddi bozulmadır.

Afet tanımını dijital alana göre ben şu şekilde tanımlıyorum:

Dijital afet; dijital sistemlerde, platformlarda, ağlarda, verilerde veya dijital para ve bilgi akışlarında ortaya çıkan ya da bunlar aracılığıyla yayılan bir tehlikenin, etkisi tek tek mağduriyetlerin ötesine geçecek biçimde bir topluluğun veya toplumun ekonomik, sosyal, psikolojik, kurumsal, temel hizmet işleyişinde ve güven ilişkilerinde ciddi bir bozulmaya yol açması ve olağan baş etme kapasitesini zorlaması ya da aşmasıdır.

Bu genişlemenin iki vurgusu var. Birincisi güven: BM'nin saydığı insani, maddi, ekonomik ve çevresel kayıplar arasında yer almayan ama dijital çağın en kırılgan varlığı olan güven. İkincisi birikim: BM, sık yaşanan afetlerin etkisinin zamanla birikebileceğini kabul ediyor. Ama orada biriken, her biri zaten afet olan olaylardır. Dijital alanda ise tek başına afet sayılmayacak kadar küçük görünen binlerce olay birikerek, fark edilmeden bir afete dönüşebiliyor.

Dijital afet tanımı neden şimdi önemli?

Son günlerde yaşanan fon soruşturması bu soruyu soyut olmaktan çıkardı. SPK, 17 Eylül'de 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verdi; MKK kayıtlarına göre bu fonlardaki tekil yatırımcı sayısı 455 bin 758. Tasfiye için öngörülen azami üç aylık süre altı aya çıkarıldı. Borsaya ilişkin spekülatif paylaşımlar gerekçesiyle 246 sosyal medya hesabına erişim engellendi.

Bu olayda kimse eline somut bir şey almadı. Fon payı ekranda bir rakamdı; alım satım mobil uygulamadan yapıldı; iddia edilen manipülasyon elektronik piyasa işlemleri üzerinden yürüdü, spekülasyonlar ise sosyal medyada dolaştı. Bozulan sistem baştan sona dijital işliyor. Fonların içinde ne olduğunu ve paranın nerede yoğunlaştığını anlık izleyen bir şeffaflık altyapısı olsaydı, risk azalır mıydı? Büyük ihtimalle evet. İşte bu yüzden bu olay bir dijital afet adayıdır. 455 bin kişi acının ölçüsüdür. Afetin ölçüsü ise bozulan sistemin genişliği olacak: birikimine aylarca erişemeyebilecek hanelerin ekonomik ve sosyal yükü, olağan sürelerini uzatmak zorunda kalan kurumların kapasitesi ve en çok da bu sarsıntının fon sistemine duyulan güvene ne kadar yayılacağı.

Benzer bir kırılma sivil toplumda da yaşanıyor. Son dönemde sivil topluma yönelik tartışmalar, bağışçının aklına aynı soruyu düşürdü: Verdiğim bağış gerçekten gitmesi gereken yere gidiyor mu? Bağışın da yatırımın da ortak noktası aynı; ikisi de dijital bir akış, ikisi de güvene dayanıyor. İkisinde de parayı veren kişi, paranın karşılığını kendi başına doğrulayamıyor.

Öyle ki her şey afet değildir. Olay var, acil durum var, kriz var, afet var.

Her şeye afet dersek, gerçek afet geldiğinde söyleyecek kelimemiz kalmaz. Her dijital olay dijital afet değildir; tıpkı suyla ilgili her olayın sel olmadığı gibi.

Bir kişinin sahte bir yatırım grubunda dolandırılması bir olaydır. Aynı şebekenin yüzlerce kişiyi dolandırması bir acil durumdur. Benzer şebekeler çoğalıp şikâyet kanalları, bankalar ve kolluk yetişemez hale geldiğinde kriz başlar. İnsanlar meşru bağış, yatırım ve ödeme kanallarına da güvenmemeye başladığında ise artık afetten söz ederiz.

Depremi afet yapan, yer kabuğunun hareketi değil, bu hareketin kırılgan bir toplumla karşılaşmasıdır. Dijital olayı afet yapan da kod, platform veya dolandırıcılık değil, onun kırılgan bir dijital düzenle karşılaşmasıdır. Fay hattı afet değildir; dolandırıcı da afet değildir. Afet, ikisinin de hazırlıksız bir toplumla karşılaştığı andır.

Mağdur sayısı acının ölçüsüdür; afetin ölçüsü bozulan sistemdir. Dijital afetin büyüklüğünü mağdur sayısı değil, bozduğu sistemin büyüklüğü belirler. Ve en çok da insanların güveninin ne kadar bozulduğu.

Dijital afet eşiğinin koşulları neler?

Bir dijital olay ancak dört koşul aynı anda gerçekleştiğinde afet eşiğine gelir. Birincisi, etkisi tek tek mağduriyetlerin ötesine geçerek topluluk ölçeğine ulaşır. İkincisi, denetimin zayıf, bilginin eşitsiz, akışların doğrulanamaz olduğu kırılgan bir düzenle karşılaşır. Üçüncüsü, zarar yalnızca doğrudan etkilenenlerde kalmaz; başka kurumlara, sektörlere ve ilişkilere sıçrar. Dördüncüsü, devlet, finans kuruluşları, platformlar, hukuk ve toplum onu olağan yollarla durduramaz hale gelir.

Bu dört koşuldan biri eksikse karşımızdaki şey bir acil durum, hatta bir kriz olabilir; ama henüz afet değildir. Bu ayrım, olayı küçümsemek için değil, doğru müdahaleyi seçebilmek içindir.

Dijital afetin ayırt edici özellikleri neler?

Dijital afetin enkazı örtüktür. Depremden sonra yıkılan binayı herkes görür; dijital afetten sonra geriye boşalmış hesaplar, sessizce kapanan kapılar ve kırılmış bir güven kalır. Görünmeyen enkazın kaldırılması, görünenden daha uzun sürer.

Dijital afetin adresi yoktur. Depremde tehlikeye ne kadar maruz kaldığımız, fay hattına ne kadar yakın oturduğumuza bağlıdır. Dijital afette ise neye bağlı olduğumuza bağlıdır. Aynı uygulamayı kullanan, aynı gruba katılan herkes, nerede yaşarsa yaşasın aynı fay hattının üzerindedir.

Dijital afet geç fark edilir. Deprem anında hissedilir; dijital afet aylarca sürebilir ve mağdur çoğu zaman zarar gördüğünü en son öğrenen kişidir.

Dijital afetin arkasındaki el sürekli öğrenir. Fay hattı önlemlerimize tepki vermez; dolandırıcı verir. Bir kapıyı kapattığımızda başka bir kapıdan girer.

Ve dijital afetin hasarı yayılır. Sahte bir bağış kampanyası yalnızca kendi bağışçısını değil, bir sonraki gerçek kampanyanın bağışçısını da kaybettirir. Toprağın tapusu var, dijital bağışın yok. Karşılığı doğrulanamayan her akış, zemin etüdü yapılmamış bir binadır.

Bir yandan erişim arttı, bir yandan eşitsizlikler de derinleşti

Rakamlar ilk bakışta bir başarı hikâyesi anlatıyor. Dünyada yaklaşık 6 milyar insan, yani nüfusun dörtte üçü internet kullanıyor; ancak 2,2 milyar insan hâlâ çevrimdışı. Üstelik çevrim içi olmak bile herkese eşit dağılmıyor. Çevrimdışı olanların yüzde 96'sı düşük ve orta gelirli ülkelerde yaşıyor; kentlerde yaşayanların yüzde 85'i, kırsalda yaşayanların ise yüzde 58'i çevrim içi.

Daha önemlisi, eşitsizliğin yer değiştirmesi. Uluslararası Telekomünikasyon Birliği'ne göre bugünün dijital uçurumu artık hız, güvenilirlik, satın alınabilirlik ve beceri üzerinden tanımlanıyor. Yani mesele artık kapıdan girip girememek değil; içeri girenlerin hepsinin aynı zırhla girmemesi. Bağlantının eşitlenmesi, korunmanın eşitlenmesi demek değil.

Sistemler çalışırken de dijital afet yaşanabilir. Tıpkı bir depremden sonra yıkıntıların arasında hayatın devam etmesi gibi; dışarıdan bakınca her şey işliyor görünür, ama bazıları hâlâ enkazın altındadır. Birçok sosyal sorun bu görünmez enkazın altında artar ve derinleşir.

Afet herkese gelir, ama herkese aynı ağırlıkta dokunmaz. Dijital okuryazarlığı zayıf olan, yalnız yaşayan, tek bir kanala mecbur kalan, kaybettiğini telafi edecek birikimi olmayan kişi, aynı tehlike karşısında çok daha kırılgandır. Ve bunu çoğu zaman sessizce yaşar. Dolandırılan kişi önce parasını, sonra kendine olan güvenini kaybeder; kendini suçlar ve susar. Kırılganlık bireyin kusuru değil, düzenin özelliğidir; ama bedelini düzen değil, birey öder.

Devletlerin ve kurumların asıl görevi olağan hayatı sürdürebilmektir. Eşitsizlik bu kapasiteyi içeriden aşındırır. Kurum herkese aynı hizmeti sunduğunu düşünürken, aynı hizmet bazıları için korunak, bazıları için tuzak haline gelir.

Yapay zekâ da faylardan biri

Yapay zekâ konusunda son günlerde yapılan tartışmalar sonrasında, atom bombası bulunmadan önceki dönemdeymişiz gibi hissettiğimi önceki yazılarımda söylemiştim. Büyük devletlerin kutuplaşmasındaki rekabetin ardında gücü kontrol edecek ahlaki ve siyasi mekanizmaların yetersiz kaldığı bir “hızlı dönüşüm ve derin belirsizlik” çağı olarak da tanımlamıştım. Bugün yapay zekâ bize iki fay hattı sunuyor.

Birincisi görünen yüzü, kontrol edilemezlik ve atom bombası benzetmesinin işaret ettiği güç meselesi. Dijital afet açısından bunun somut bir karşılığı da var, yapay zekâ tehlikenin kendisini büyütüyor. Sahte ses, sahte görüntü, sahte kimlik. Dolandırıcılığın en pahalı kısmı olan ikna artık neredeyse bedava. Fay hattı artık kendi kendini kopyalayabiliyor.

İkincisi görünmeyen yüzü. Sektörden “yavaşlayalım” çağrıları yükselirken, bu çağrılar yalnızca yapay zekânın kontrol edilemezliğinden mi kaynaklanıyor, yoksa bu yarışta başka büyük riskler mi alındı? Bu gelişim süreci giderek borçla finanse ediliyor. Morgan Stanley, 2026'da küresel yapay zekâ bağlantılı borç ihracının yaklaşık 570 milyar dolara ulaşacağını öngörüyor. Büyük teknoloji şirketlerinin 2027'de rekor düzeyde, 420 milyar dolar borçlanması bekleniyor. Uluslararası Para Fonu'ndan Tobias Adrian, bir yapay zekâ balonundan çok bu kurumsal borçlanmadan endişe duyduğunu söyledi. Sorun borcun büyüklüğünden çok, neye dayandığı: Yapay zekâya yapılan harcama ile yapay zekânın ürettiği gelir arasındaki yıllık açığın 600 milyar dolar civarında olduğu hesaplanıyor. Bu, bugünkü yatırımın yarının umuduyla finanse edildiği anlamına geliyor; umut gecikirse borç krize dönüşebilir. Küresel fon yöneticilerinin yaklaşık yüzde 34'ü, gelecekteki sistemik bir kredi krizinin en olası kaynağı olarak yapay zekâ altyapı harcamalarını gösteriyor.

Asıl soru şu: bu yük kime dağılacak? Finansmanın giderek şeffaflığı düşük özel kredi ve bilanço dışı yapılara kayması, getiriler gecikir ya da beklentinin altında kalırsa riski kimin taşıyacağını izlemeyi zorlaştırıyor. Yani maruziyet büyüyor, ama kimin maruz kaldığı görünmez hale geliyor. Masayı kuranlar ayrı, hesabı ödeyecekler ayrı. Ve hesap, henüz kimse sofraya oturmadan yazılmaya başlandı.

Bu doğrudan eşitsizlikle de ilgili. Daron Acemoğlu’nun çalışmasına göre yapay zekânın emek gelirleri arasındaki eşitsizliği azaltacağına dair bir kanıt yok; aksine sermaye ile emek geliri arasındaki farkı açması bekleniyor. Yani kazancın büyük kısmı sermayeye, borcun faizi ise topluma kalabilir. Yapay zekâ ne kadar gelişirse gelişsin ya da gelişmesin, bu yükü ilişkilerimizde, işlerimizde ve kurumlarımızda yaşamaya başlayacağız.

Peki tüm bunlar çerçevesinde ne yapmalıyız?

Afet risk azaltmanın temel mantığı basittir. Afet riski; tehlike, maruziyet, kırılganlık ve kapasitenin bir araya gelmesinden doğar. Depremi durduramayız, ama depremin afete dönüşmesini engelleyebiliriz. Tehlikeye maruziyetimizi ve kırılganlığımızı azaltır, baş etme kapasitemizi artırırız. Bunu yıllardır birey, kurum ve devlet olarak nasıl yapacağımızı biliyoruz. Dijital afet için yeni bir akıl icat etmemize gerek yok; bildiğimizi yeni zemine taşımamız yeterli.

Tehlikeyi kaynağında azaltmak elbette en etkili yol olurdu. Sistemlerin yavaşlatılması gerekir, fakat bunun olacağını sanmıyorum. O halde yükü maruziyeti ve kırılganlığı azaltmaya, kapasiteyi artırmaya vermeliyiz.

Bireyler için: Afet eğitiminden dijital okuryazarlığa. Deprem bölgesinde yaşayan biri, sarsıntı anında ne yapacağını önceden öğrenir. Dijital çağda yaşayan biri de dolandırıcılığı, manipülasyonu ve sahte akışları tanımayı öğrenmeli. Dijital okuryazarlığımızı geliştirmeliyiz. Kendimizi güvence altına alabilmek adına iradelerimizi güçlü kılmalıyız. Sosyal medya ile dağılan odağı ve iradeyi toparlayacak hayat pratikleriyle donanmalıyız. Çünkü dikkati dağınık, dinmek bilmeyen arzu ve beklentilerle dolu bir zihin, zemini gevşek bir arsa gibidir; ilk sarsıntıda kayar.

Kurumlar için: Yapı denetiminden doğrulama altyapısına. Depremde bizi binanın sağlamlığı korur; o sağlamlığı da yapı denetimi güvence altına alır. Dijital akışların ise henüz böyle bir denetimi yok. Bağış toplayan bir dernek, yatırım aracı sunan bir kurum ya da ödeme alan bir platform için karşılığı doğrulanabilen, izlenebilir ve şeffaf bir altyapı kurulması gerekir. Kurumlar deprem tatbikatı yaptığı gibi dijital kriz tatbikatı da yapmalı; sistem çöktüğünde, sahte bir kampanya ortaya çıktığında, güven sarsıldığında ne yapılacağı önceden bilinmeli.

Devletler için: Silikleşen sınırlarda netlik ve güvence. Sınırlar silikleştiğinde insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, neyin güvenli olduğunu bilmektir. Doğal afetlerde devlet bu netliği ve güvenceyi sağlar. İmar planıyla nereye bina yapılacağını, yönetmelikle nasıl yapılacağını belirler; erken uyarıyla haber verir; AFAD ile koordine eder; DASK ile zararı telafi eder. Dijital afette de aynı görevler geçerli; dijital akışlar için açık kurallar koymak, platformları denetlemek, dolandırıcılık dalgalarına karşı erken uyarı sistemleri kurmak, kurumlar arası koordinasyonu sağlamak ve mağdurun zararını telafi edecek mekanizmalar oluşturmak.

Güvence yalnızca koruma değil, dayanıklılıktır da. Geçim kaygısı içindeki insan, “kolay kazanç” vaat eden her dijital tuzağa daha açıktır. Bu yüzden devletlerin özellikle belirli alanlarda büyük teşvikler yaratması gerektiğini düşünüyorum. Bütçeler yerel üretime ve yerel üretim kanallarına yönlendirilmeli. Eğitim sistemi üretim odaklı ve liyakat odaklı olmalı. Mesleklerin sağladığı güç ve kazanç her meslekte erişilebilir kılınmalı. Yani bir dönem olduğu gibi herkesin işletmeci ya da yazılımcı olma furyası yerine, insanların ilgi ve yetkinliklerine göre her meslekten kazanabilecekleri sistemleri kurmalıyız. Bu sistemleri kurmazsak üretim alanlarımız daralır; üretim alanı daralan toplumlarda kırılganlık daha da artar.

Bunların hiçbiri yeni değil. Hepsini depremden, selden, yangından biliyoruz. Eksik olan bilgi değil, bu bilgiyi dijital zemine taşıma iradesi.

Dünyanın diğer ucuyla komşu olduk. Ama komşuluk yalnızca yakınlık değil, güvendir. Sınırlarımız silikleşirken güvenimizi koruyacak zemini inşa edemezsek, bir sonraki afeti sadece yer kabuğunda değil, ekranlarımızda yaşayacağız. Depremi durduramayız, ama binayı sağlam yapabiliriz. Dijital tehlikeleri de durduramayız; ama onların afete dönüşmesini engelleyen, karşılığı doğrulanan, kırılganı koruyan bir düzen kurabiliriz.