Bir sabah marketin kapısı açılır. Soğutucular gece boyunca uzaktan ısıtılmıştır. Dondurulmuş ürünler erimiş, sebzeler bozulmuş, bazı reyonlarda duman yükselmiştir. Çalışanlar rafları boşaltıp çöpe taşır. Raflar boş değil. Raflar eriyor.

Aynı günlerde, binlerce kilometre ötede gemiler limana yanaşamaz. Buğday yüklemeleri bir ayda dibe vurur. İki sahne birbirine benzemiyor, ama ikisi de aynı şeyi söylüyor: Gıda artık yalnızca tarlada değil, ekranda ve limanda da kırılıyor.

12 Ekim’de Fransa’da yaşanan tam olarak buydu. Paris savcılığının “geniş çaplı” diye nitelediği saldırıda, internete bağlı soğutma sistemlerinin sıcaklığı gece boyunca 50 dereceye kadar çıkarıldı. Saldırı en az 350 mağazayı etkiledi; gıda kayıpları yaşandı, bazılarında duman ve yangın bildirildi.

Gıda krizini çoğunlukla yalnızca üretim açığı olarak okumaya alışkınız. Oysa FAO, 2026 küresel tahıl hasadının geçen yılın biraz altında kalsa da kayıtlardaki ikinci en yüksek hasat olmasını bekliyor. Stoklar hâlâ tampon işlevi görüyor. Sorun yalnızca üretim miktarında değil, sistemin aynı anda birden fazla yerden zorlanmasında. Bir yanda soğuk zinciri hedef alan dijital müdahaleler, öte yanda limanları ve ticaret koridorlarını kilitleyen çatışmalar var. Bunlara güçlenen El Niño’nun kuraklık ve sel riskleriyle, sulanan tarım alanlarında sessizce biriken su stresi ekleniyor. Her biri tek başına yönetilebilir olabilir. Kırılgan bir düzenle karşılaştıklarında ise birbirlerinin etkisini büyütebilirler.

Bunu “bileşik gıda kırılganlığı” diye adlandırabiliriz: gıda düzeninin farklı halkalarındaki zayıflıkların birbirini güçlendirmesiyle oluşan ve aynı anda ya da art arda gelen tehlikelerle baş etmeyi zorlaştıran durum. BM Afet Risk Azaltma Ofisi (UNDRR), tehlikelerin aynı anda ya da art arda etkileşerek etkilerini büyüttüğü durumu “bileşik risk” olarak tanımlıyor. Ben bu yaklaşımı gıda sistemine, kırılganlık tarafından bakarak uyguluyor ve kavramı UNDRR’ın afet tanımına dayandırıyorum. Bu tanıma göre afet, tehlikeli bir olayın maruziyet, kırılganlık ve kapasite koşullarıyla etkileşerek toplumun işleyişini ciddi biçimde bozmasıdır. Bileşik gıda kırılganlığı bu denklemin ortasındaki koşuldur. Tehlike bir siber saldırı da olabilir, bir liman saldırısı ya da aşırı bir hava olayı da. Riski “Tehlike × Maruziyet × Kırılganlık ÷ Kapasite” olarak düşündüğümüzde tablo netleşir: Tehlikeler çoğaldıkça ve kapasite daraldıkça risk katlanarak büyür.

Bu tabloyu üç veri yeterince anlatıyor. FAO Gıda Fiyat Endeksi Eylül’de 136 puanla 2022 sonundan bu yana en yüksek seviyesine ulaştı ve artışı tahıl ile şeker sürükledi. Karadeniz’de liman ve gemilere yönelik saldırılar nedeniyle Eylül buğday yüklemeleri bir yıl öncesine göre yaklaşık yüzde 78 düştü. Alternatif rotalar ise Ukrayna’nın ihracat potansiyelinin ancak yarısı kadarını taşıyabiliyor. Dünya Kaynakları Enstitüsü’nün (WRI) 2019 tarihli analizine göre sulanan tarımsal üretimin yaklaşık üçte biri aşırı yüksek su stresi altında.

Zincirin diğer halkaları da gerilmiş durumda. Hürmüz Boğazı’ndaki uzun kapanma sürüyor ve gübre fiyatları baharda 2022’den bu yana en yüksek düzeyi gördü. El Niño’nun etkileri 2026 hasatlarında başladı, asıl risk ise 2027 hasadında. Küresel Gıda Krizleri Raporu’nun orta yıl güncellemesi de çatışmaların, aşırı hava olaylarının ve yükselen gıda fiyatlarının daralan insani finansmanla birleştiğine dikkat çekiyor.

Bir de henüz kopmamış ama gerilen bir halka var. Kanaatimce yapay zekâya yapılan devasa yatırımların vaat edilen getiriyi sağlayamaması, gıda güvenliğini dolaylı ama derinden etkileyebilir. IMF de 13 Ekim’de yayımladığı raporlarda bu riske dikkat çekti; yapay zekâ yatırımlarının sert biçimde gerilediği bir senaryoda küresel üretimin 2028’e kadar beklenenden yüzde 1,1 daha düşük kalabileceğini öngördü. Böyle bir sarsıntı; zaten daralan insani finansmanı, tarım altyapısına ayrılan kaynakları ve gıdayı ithal eden ülkelerin alım gücünü aynı anda sıkıştırabilir. 2008’de yüksek gıda fiyatlarının üzerine finansal kriz bindiğinde açlık çeken insan sayısının bir milyarı aşması, finansal şokların sofraya ne kadar çabuk ulaşabildiğini hatırlatıyor.

Bu tabloda gözden kaçmaması gereken zaaflar var. Fransa’daki saldırının ölçeği doğrulandı ama faili henüz belirlenmedi. Soruşturma sürerken sorumluluk konusunda genelleme yapmak doğru olmaz. Yine de bir ders şimdiden açık. Sistemi sağlayan firmanın açıklamasına göre etkilenen cihazların birçoğu ömrünü tamamlamış ve artık güvenlik güncellemesi almıyordu. Güncellenmeyen bir cihazın internete bağlı kalması, deprem bölgesinde zemin etüdü yapılmamış bir binada oturmaya benzer: Sarsıntı gelene kadar her şey yolunda görünür. Karadeniz’deki alternatif rotaların sınırlı kapasitesi, ticaretin tek bir koridora bağımlı olmasının bedelini gösteriyor. El Niño’ya karşı erken müdahale penceresi daralıyor ve finansman açığı bu pencereyi daha da kısıyor. Su stresi ise kriz diye anılmadan önce birikimli bir yük olarak ilerliyor. Sulama verimliliği artırılmadan yalnızca kuraklık uyarısı yapmak yetmiyor.

Peki bu kırılganlığı nasıl onarmalıyız?

İlk katman birey ve hanedir. Soğuk zincire dair farkındalık ve israfı azaltmak, küçük görünse de sistemin yükünü hafifletir. İkinci katman kurumlar ve özel sektördür. Operasyonel teknoloji sistemlerini güncellemek, yedek soğutma kapasitesi kurmak ve tedarik rotalarını çeşitlendirmek artık birer tercih değil, birer zorunluluk. Üçüncü katman devlet ve kamudur. Liman ve lojistik güvenliği, gübre ve enerji tamponları ile erken uyarı sistemleri bu katmanın omurgasını oluşturur. Dördüncü katman akademi ve sivil toplumdur. Suyu verimli kullanan tarım modelleri, kuraklığa dayanıklı çeşitler ve öngörüye dayalı eylem kapasitesi, şok gelmeden önce hazırlanabilecek en değerli birikimdir.

Bu dört katmanın buluşabileceği bir zemin de var: gıda bankacılığı. Gıda bankacılığı yalnızca bir destek mekanizması değildir. Bir yanda çöpe gidecek fazla ürünü kurtararak israfı azaltır, öte yanda bu ürünü uygulamadaki adıyla ihtiyaç sahibine, doğru adıyla hak sahibine ulaştırarak gıdaya erişimdeki eşitsizliği hafifletir. Kanaatimce bu yönüyle gıda bankacılığı, sosyoekonomik adaleti sofraya taşıyan etkili araçlardan biridir. Sağlıklı gıdaya erişim ise doğrudan soğuk zincire bağlıdır. Küresel Gıda Bankacılığı Ağı’na göre gıda bankalarının en sık dağıttığı ürün taze sebze ve meyvedir; soğuk depo kapasitesi arttıkça meyve, sebze ve süt ürünleri gibi besleyici ama çabuk bozulan gıdalar daha fazla kurtarılabilir. Bu yüzden soğuk zincir kırıldığında kaybolan yalnızca marketin stoku değil, hak sahibinin sofrasına ulaşabilecek sağlıklı gıdadır. Türkiye’de 2004’ten bu yana gıda bankacılığı yapan dernek ve vakıflara yapılan gıda bağışları vergi matrahından indirilebiliyor; yani vergisel zemin hazır.

Bireyin bilinçli tüketimi ve gönüllülüğü, şirketin soğuk depo ve lojistik desteği, kamunun teşviki ve sivil toplumun dağıtım ağı bir araya geldiğinde gıda bankacılığı, gündelik hayatta israfı azaltıp erişimi güçlendiren; fiyatların sıçradığı, tedarikin aksadığı ya da bir afetin ardından ihtiyacın aniden arttığı şok anlarında ise hızla genişleyebilen bir güvenlik ağına dönüşebilir. Pandemi bunun bir örneğiydi: Küresel Gıda Bankacılığı Ağı’na bağlı gıda bankaları 2020’de bir önceki yıla göre iki katından fazla insana ulaştı.

Sonuçta mesele, bir sabah marketin önünde biriken erimiş ürünler ya da limana yanaşamayan gemi değil. Mesele, görünmeyen fay hattını ne zaman göreceğimiz. Afet, yer kabuğunun hareketi değil, o hareketin hazırlıksız bir düzenle karşılaştığı andır. Gıda da artık öyle. Soğutucunun ısısı yükseldiğinde de, gemi açıkta beklediğinde de akılda tutulması gereken aynı şey: Zincir en zayıf halkasından değil, o halkayı görmezden geldiğimiz yerden kopar