Herkes aynı koşullarda büyüyüp, aynı ihtiyaçlar ve aynı yetkinliklerle yaşamıyor. Hayat, sandığımız gibi kalıplarla açıklanabilecek bir şey değil; aksine kalıpların dışında gelişen koca bir alan. Çoğunlukla kalıplar, maskeleri de beraberinde getiriyor.
Beklentilerimizi kendi deneyim ve gözlem kümemizden ibaret sanmamalıyız. Başka hayatların, başka yaşantıların, başka dinamiklerin hayatlarımıza başkalaşma katmaktan öte, bilinmeyen bir çeşitlilik de katabileceğine ihtimal vermeliyiz. Evet, ihtimal vermeliyiz; biz hiçbir şeye ihtimal vermiyoruz. İhtimal vermemek, potansiyelleri ve fırsatları görmenin ve değerlendirmenin önüne geçiyor. Sanrılarımız bizi varsayımlarımıza kavuşturmuyor; özlemlerimize kavuşmaya ve kavuşamadığımızda ise hemhâl olmaya ihtiyacımız var.
Peki varsayım ve sanrılarla kapasitemizi, potansiyellerimizi ve fırsat kümemizi sınırlamanın önüne nasıl geçebiliriz?
Öncelikle hayatın kendimizden ibaret olmadığını, bizim dışımızda da ihtimaller olduğunu kabul etmek gerekir. Bu, yaşadığımız ve yaşayacağımız çıkmazların dışında yolların farkına varmamızı, bulmamızı sağlar. Hayatın beklenti ve kaygılarımızın dışında yaşanan bir evren olduğunu kabul etmeliyiz. Bir şeyleri onaylamasak da kabul etmekten başlamamız gerekir; aksi takdirde bu bizi gerçeklikten koparır. Bir iş ortağımızın, bizim vazgeçmeyeceğimiz bir konuda geri adım atmayacağını düşünelim. Bunu doğru bulmak zorunda değiliz. Ama “o da bizim gibi düşünmeli” diye beklediğimiz sürece kapı kapalı kalır; “o böyle düşünüyor” dediğimizde ortak bir zemin aramaya başlarız. Gerçeklik, onu reddettiğimizde değil, kabul ettiğimizde değişmeye açık hâle gelir. Gerçekliği kabul etmekle onaylamak arasındaki farkı anlayıp benimsediğimizde potansiyelleri ve fırsatları görmeye başlarız.
Sonra dikkatimizi nereye verirsek, odağımızı nerede tutarsak o şeyin gerçekleşmesine katkı sağlarız ya da o hat üzerinden başka bir gerçekleşmenin yolunu tutarız. Bu, bize yol alabildiğimizi, var olabildiğimizi ve gerçekleştirilebilirliğimizin olduğunu hissettirir.
Ardından, yolculuğun belirli kısımlarında molalar var; bu molaların dışında kalan gerçeklik işte bu akış hâlidir. Aşınmış patikalara aldanmanın bize izler göstermesinin dışında, aşınmamış ve geçilmemiş yollarda keşfedilecek nice yenilikler olduğunu bilmeliyiz. Ama bu yollar hazır gelmez; yenilik, bedel ister.
İnsanlar ise az emek ve olabildiğince bedelsiz bir maliyetle her şeye, hatta en güzel şeylere ulaşabileceğini düşünüyor. Halbuki bedel ödemeden ve feda etmeden büyük ve içi dolu şeylere erişemeyeceğimizi bilmemiz gerekiyor. Kolay yoldan eriştiğimiz şeyler çoğu zaman içi boş, zayıf edinimlerdir; gerçek edinimler insanın emek ve fedakârlığıyla olur.
İçimizdeki cevherin çıkabilmesi için işlenmesi gerekir.
IKEA Etkisi bize gösterir ki insanlar, kendi emek verip kurdukları ürünlere daha fazla değer biçer; kendi acemi işini bile uzman işi kadar değerli bulur. Üstelik bu etki, emek tamamlandığında ortaya çıkar. Sosyal ilişkilerimizde de “Çaba Gerekçelendirmesi” olarak benzerine rastlarız. Bir gruba girmek için zorlu bir süreçten geçenler, o grubu daha değerli görür. Bedel ödenen şey sahiplenilir.
Öz-Belirleme Kuramı’na göre yetkinlik duygusu, yani “bunu ben başardım” hissi, insanın temel psikolojik ihtiyaçlarından biridir. Kolay yoldan gelen kazanç çoğu zaman bu duyguyu üretmiyor.
Değeri üreten şey emeğin kendisi değil, anlamlı ve kişinin kendi seçtiği emek. Anlamsız eziyet aynı tatmini vermiyor. Ayrıca her kolaylık içi boş değil. Teknolojinin sağladığı kolaylıklar, insanı daha anlamlı emeklere yönlendirebiliyor. Asıl sorun, çabanın yerine geçen kolaylıktır.
Sonuçta mesele, yolun kolay olup olmaması değil; o yolun bizi neye dönüştürdüğüdür.
Aşınmış patikada yürümek kolaydır; yolu başkaları açmış, bedelini başkaları ödemiştir. Orada gördüğümüz izler de başkalarınındır. Aşınmamış yolda ise izi bırakan biziz. Her adım bir emek ister ve o emek, yürüyeni de işler; her iz ödenmiş bir bedeldir. İçimizdeki cevher de böyle çıkar. Aşınmış patika bizi taşır; aşınmamış yol bizi işler.