Fransa’da olan olaylar eğitimle başlamış görünse de tek eğitim alanıyla sınırlı değil; alt zeminde farklı uzantılar var.

Ekonomi ve işsizlik bu uzantılardan biri: geleceğini kuramayan genç, kurumlara duyduğu güveni de yitirir. Diğeri, son 25 yıldır Batılı toplumların kendi hükümetlerini savaş gündemlerinde hesap verebilirliği yitirmiş görmesi. Özellikle son 2,5 yılda hükümetlerinin İsrail karşısında sergileyemediği insan hakları duruşu ve geçmişte Orta Doğu’da yaratılan enkazdan gerçekleşen göçler, bu güvensizliği büyüttü. Savaşın bedeli yalnızca savaşılan coğrafyada kalmadı; göçle birlikte savaşı yürüten ülkelerin kendi kapısına da geldi.

Temel haklar söylemi inandırıcılığını kaybedince, geçmişte de zaman zaman zemin bulan Batı bloğuna güvensizlik arttı; bu da AB’nin varlığını yüksek sesle sorgulatır hale geldi.

Bu güvensizlik bir gecede oluşmadı. Son yüzyılın ekonomik, sosyal, kültürel ve politik birikiminin faturasıdır.

Yeni nesillerin ciddi bir kısmı daha adil, insan haklarının korunduğu, temel haklara erişimin olduğu barışçıl bir düzen istiyor.

Peki sadece yeni nesiller mi? Görünürdeki tepki onlardan gelse de, hayır. Orta yaş ve üzerindeki insanların bir kısmının da daha adil bir düzen istediğini ve hükümetlerin savaş anlatısına hesap sorma eğiliminde olduğunu gözlemliyorum. Bu kişiler arasında kimi geçmişte de bu tip görüşlere sahipken, kimi geçmişte kararsız kalmış veya sorgusuzca hükümetlere güvenerek hak ihlâlleriyle gerçekleşen savaşları destekleme pişmanlığını yaşamış insanlar da var.

Savaş körüklendikçe ve ekonomi kötüleştikçe bu yüzleşme eğiliminin büyüyeceğini ve diğer toplumlara yayılacağını düşünüyorum. Fransa bize şunu söylüyor: Fransa’daki olaylar bir ülkenin değil, bir güven düzeninin sınavıdır.