Bazı çocuklar sahaya yalnızca bir topla çıkmaz.
Kramponlarının bağcıklarını bağlarken sırtlarına bir ev de yüklerler. Ödenemeyen kira, babanın işsizliği, kardeşin okul masrafı... Top ayaklarındadır ama yük omuzlarındadır. Biz tribünden yalnızca topu görürüz.
Peki, on yaşındaki bir çocuğun omzu bir evi taşıyabilir mi?
Futbol altyapılarında çalışan hocalardan dinlediğim tablo bu soruyu ağırlaştırıyor. Altyapılara gelen çocukların önemli bir kısmı dezavantajlı ailelerden geliyor. Bu çocuklar önce yoksulluğun ve erişememenin getirdiği yoksunlukla yüzleşiyor. Ama asıl yük başka: Taşıdıkları umut yalnızca kendilerine ait değil. Bir çocuk kendi hayalinin peşinden koşarken bir yandan da ailesini kurtarma umudunu taşıyor. Bir çocuğun belki de hiç taşımaması gereken bir şeyi, çok küçük yaşta.
Bu yük yalnızca içeride hissedilmiyor; dışarıdan da söze dökülüyor. Ailenin çocuğa bakışı “başarılı olsun ki bizi de kurtarsın” bakışına dönüşüyor. Hocaların anlattığına göre son dönemde bu bakış daha da belirginleşmiş.
Aslında bu yalnızca futbolun meselesi değil. Okullarda da benzerini görüyoruz. Herkes kendi çocuğunun en iyisi olduğunu düşünüyor; kimi zaman bir başkasının çocuğunun önünü kesmeyi bile normal karşılıyor. Kimseyi ahlak üzerinden yargılayacak konumda değilim. Ama hepimiz bir adım dışarı çıkıp bakarsak, bunun hoş bir toplum olmadığını görürüz. Böyle bir topluma tuğla taşımamalıyız. Çünkü yarattığımız iklimle en sonunda kendi çocuklarımız muhatap olacak. Birbirinin iyi yere gelmesini isteyen bir toplum olmadan iyi bir insan yetiştiremeyiz.
Şimdi o çocuğun yolculuğuna bir rakamla bakalım. İngiltere Futbol Federasyonu’nun yetenek seçme biriminin paylaştığı verilere göre, dokuz yaşından önce profesyonel bir kulübe kaydolan çocukların yalnızca yüzde 0,5'i o kulübün A takımına kadar ulaşabiliyor. Binde beş.
Geri kalanlar ne olacak?
Okul hayatı zayıf kalmış, bütün enerjisini ve odağını topa vermiş, on sekiz yaşında “futbolcu olamadın” cümlesini duymuş bir genç düşünelim. Bu genç nasıl tutunacak? Nasıl iş bulacak? Toplumda nasıl yer edinecek? Üstelik yalnızca kendi hayalini değil, ailesinin umudunu da yitirmiş olarak.
Peki, ne yapmalıyız?
Sporda bunun bir adı var: ikili kariyer. Sporcunun spor hayatıyla birlikte eğitimini ve mesleki gelişimini de sürdürebilmesi demek. Avrupa Birliği bu konuda sporcular için ayrı yönergeler yayımlamıştır. Türkiye’de bu anlayış milli sporcular için üniversite bursuyla uygulanıyor; ama futbol altyapısındaki çocuklara henüz ulaşmış değil.
Ben buna bir boyut daha eklemek istiyorum: Futbol bir oyun olduğu kadar bir sektördür. Bu sektörde yalnızca futbolcular yok. Teknik direktörlük, antrenörlük, analistlik, gözlemcilik, spikerlik, yorumculuk, kulüp yöneticiliği var. Futbolcu olmak için altyapıya giren bir çocuk futbolcu olamadığında futboldan kopmak zorunda değil. Aynı sektörde başka bir uzmanlıkta, başka bir meslekte yer alabilmeli. Bunun için çocuklara en baştan bunu anlatmak, yollarını göstermek gerekiyor.
Futbolcu olacak çocuklar için de mesele yalnızca fiziki yeterlilik olmamalı. Okulla bağı zayıf kalan bu çocuklara bilince dayalı programlar sunmamız gerekiyor. Dil öğrenmeleri gerekiyor; yarın takımlarında yabancı oyuncular olacak, onlarla iletişim kurabilmeleri, aynı zamanda kendi kültürlerini ve birikimlerini geliştirebilmeleri için. Bugün futbolcuların ciddi bir kesiminin bu çocuklara örnek olabildiğini söylemek zor. Ama örnek bir futbolcunun nasıl olması gerektiğini hepimiz söyleyebiliriz. Büyük bir parayla, ünle ve şöhretle karşılaştığında bunu nasıl taşıyacağını öğrenmek de eğitimin parçası olmalı.
Her çocuk bir kaptan adayıdır. Koordine olmayı, arkadaşına alan açmayı, bir şeylere öncülük etmeyi, zor zamanda sorumluluk taşımayı öğrenmesi gerekir. Futbol saniyeler içinde düşünüp karar veren bir oyundur. Pratik düşünme becerisi kadar hayal kurabilmek de önemlidir. Beşiktaş altyapısının efsane hocası Serpil Hamdi Tüzün’ün, küçük Sergen’e atacağı golleri önceden hayal ettirdiği anlatılır. Oyunu kuran, etki yaratan şey o hayal gücüdür. Yalnızca fiziğiyle büyüyen bir oyuncu, bir noktadan sonra o fizikle topu taşıyamaz. Yaratıcılığı öğretirken sınırları bilmeyi ve sorumluluk taşımayı da öğretmeliyiz. Çocuk korumaya ilişkin eğitimler, duygusal gelişim ve empati de bu programın ayrılmaz parçası olmalı.
Bunun mümkün olduğunu biliyoruz. Voleybolda sistemle yeteneği birleştirdik, sonuçlarını da gördük. Futbolda da fiziksel kapasiteyle zihinsel kapasiteyi aynı yerde buluşturabiliriz. Arda Güler bunun kıymetli bir örneği: Yetenek irade, azim ve karakterle birleştiğinde insanı ne kadar yükseltebileceğini gösteriyor.
Bu sorumluluk katman katman paylaşılmalı.
İlk sorumluluk ailelerindir. Çocuğun yeteneği ailenin kurtuluş planı değildir. Ailelerin bu konuda kendilerini sınırlaması, çocuğun omzuna kendi umutlarını yüklememesi gerekir.
İkinci sorumluluk kulüplerin ve altyapıların. Çocuklara yurt dışındaki akranlarıyla aradaki farkı açmayacak tesisler sunulmalı. Tabii sadece tesis sunmak yetmez; çocukların yetişebileceği alanları da çizmek gerekir. Eğitim, dil, karakter ve sektördeki başka meslekler bu alanın parçası olmalı.
Üçüncü sorumluluk karar vericilerindir. Futbol, toplumun en çok ilgi gösterdiği alanlardan biri. Bu ilgi ve bu ekonomi, doğru kurulursa toplumsal ve ekonomik kalkınma için önemli bir potansiyel taşır. Altyapıya yapılan yatırım bu potansiyelin karşılığıdır.
Dördüncü sorumluluk taraftarın ve toplumun. Yalnızca tüketici odaklı bir taraftarlıkla bugünkü futbol kalitesine geldik: Yüksek paraların bilinçsizce harcandığı, altyapıların imkânsızlık içinde kaldığı, yeteneklerin heba olduğu bir yere. Oysa yıllarca şampiyon olamamaktan daha kötü bir şey varsa, o da bu yılların bir kapasite geliştirme süreci olmadan geçmesidir. Sabrı ve üreterek gelen kalıcı başarıyı taraftar kültürüne kazandırmalıyız. Sürdürülebilirliği Türk futbolunun ortak diline dönüştürmeliyiz. Bunun için kulüplerin taraftarı yalnızca bilet ve forma alan bir müşteri ya da camia gücü olarak görmenin ötesine geçmesi; ona topluluk olmanın ve örgütlü emeğin alanlarını açması da gerekiyor.
Bir çocuğun sırtındaki evi bir anda indiremeyiz belki. Ama o yükü tek başına taşımak zorunda olmadığını ona hissettirebiliriz.
Çocuklar ailelerinin değil, yalnızca kendi hayallerini taşısın; biz onların ayaklarının altındaki zemin olalım.