Hesap verebilirliğe daha önce değindiğimde çoğunlukla hep açıklanabilirlik üzerinden anlatmıştım. Çünkü yaygın olan sığ bir yaklaşım hâkim. Yapılan bir ödemenin fişi olduğunda çoğunlukla hesap verebilirlik ve şeffaflığın da olduğu sanılır. Halbuki şeffaflık ile hesap verebilirlik birbirinden farklı ilkeler olduğu gibi aynı zamanda her belgeleme de hesap verebilir olunduğunun göstergesi değildir. Aldığımız kararların açıklanabilir olması hesap verebilirliğin temel göstergesidir.
Şimdi bu sefer hesap verebilirliğin görünmeyen yüzünü göstermek istiyorum. Hesap verebilirlik, açıklanabilir şekilde karar aldığımızı sadece ifade etmekten ibaret değildir. Aynı zamanda sorgulanmaya açık olmak bu ilkenin bir parçası ve doğasıdır. Kendimizin her şeyden önce sorgulamaya ve yeni sorularla tutarlılığımızı perçinlemeye açık olmamız gerekir. Ya yanlışsa, hatalıysa, ya bir eksik çıkarsa demeden. Korkmadan, çekinmeden. Kendimizle, kendi aldığımız kararların niteliği ile yüzleşmemiz gerekir.
Eğer sorularla karşılaştığımız ve sorgulandığımız zaman cevap veremiyor ve üzerine sinirleniyorsak o zaman hesap verebilirliği bir ilke olarak değil bir maske olarak görüyoruz demektir.
Bu maskeleşme aslında daha büyük bir eğilimin parçasıdır. Günümüz insanı sadece sosyal medyada kendini, yaptığı işin gözükmesini ve algılanmasını istediği gibi göstermiyor. Göstermelik eğilimini gösterişle süsleme becerisini de kesiştiriyor. Bu durum kişisel hayatlarımızdan, aile hayatlarımıza; aile hayatlarımızdan okuldaki derslerimize, kurumlardaki ürettiğimiz işlere kadar yansımalarını görüyoruz.
Eksikliğimizi kabul etmek, kendi yetersizliğimizin görülmesi bizlere bir ayıpmış bir utançmış gibi geliyor. Her olan bitenin gerisinde kalmamış olmak istiyoruz. En önde bayrağını taşımak istiyoruz. Ama çoğu zaman bunun bedelini ödemeden, en maliyetsiz, en kolay yoldan kestirmelerle olsun istiyoruz. Bu da gösterişe ve göstermelik iş yapmaya; “mış” gibi davranışlarla karşımıza çıkıyor.
“Mış” gibi yapmak, olmayanı büyük süslemelerle sunmak ne yazık ki günümüzün yaygın ve niteliksiz bir gerçeğidir. “Mış” gibi yapılmasına yönelik özel sektör ve kamu çoğu zaman eleştirilir. Fakat ne yazık ki sivil toplumda bu konuda pek geride değildir.
Bu durum bize iki şeyi anlatır. Birincisi, göstermelik iş yapılması her kurumda her alanda karşımıza çıkabilir. İkincisi, insanın kendisiyle ilgilidir. Bir yerde bir davranış yaygınsa bu belirli bir kuruma bir sektöre bir meslek grubuna özgü değildir. Toplumun, topluluğun içindeki insanların bir yansımasıdır. Dolayısıyla mesele, tek tek kurumları suçlamak değil, bu göstermelik eğilimin karşısına hesap verebilirliği gerçek bir ilke olarak koyabilmektir.
Peki hesap verebilir olmak istiyorsak ne yapılması lazım?
Birincisi, bir kararı alırken bir ilkeye bir değere dayandırmaya çalışmak. İkincisi, hesap verebilirliğin göstergesi olan makuliyet ve meşruiyet kazanımı ölçüsünde karar almak. Üçüncüsü, özen göstermek, ihtimamla yaklaşmak ve aldığımız kararın sorumluluğunu taşımak. Dördüncüsü, sorgulanabilirliğe açık olmak yani şeffaflık ilkesiyle hareket etmek.
Eğer güneşi istiyorsak, güneş çıktığında bir şeyin önünü kapadığımızda gölgenin belireceğini bileceğiz. Sıcaktan gölgeye sığınmak kolay. Fakat unutmayalım ki emek zorluklarla ortaya çıkar. Güven meşakkatten, tutarlılık ve anlamdan doğar.