Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

1. Yaratan Rabbinin adıyla oku!

BURADA NEDEN AÇIKÇA ALLAH 'IN ADI İLE OKU DEMİYOR, YARATAN RABBİNİN ADI İLE OKU DİYOR ?

Çünkü,"Yaratan" (el-Hâlık) sıfatının seçilmesi, insanı sadece kendi biyolojik varlığıyla sınırlı olmayan, makro ve mikro düzeydeki bütün yaratılış düzenini okumaya ve düşünmeye davet etmektedir.

Bu durum İslam düşüncesinde ve Kur'an tefsirinde iki şekilde açıklanmaktadır.

a)- Kainat Kitabı

İlk vahiy geldiğinde henüz ortada yazılı bir kitap (Kur'an) yoktu. Dolayısıyla "Oku" emrinin ilk muhatabı; gökler, yer, yıldızlar, doğa olayları ve insan arasındaki muazzam düzen, yani "Kainat Kitabı" idi.

"Yaratan" kelimesi, insana çevresindeki her şeye birer "tesadüf" veya cansız nesneler olarak değil, Yaratıcı'nın birer ayeti (işareti/delili) olarak bakmayı ifade eder.

b)- Kur'an-ı Kerim'in genel üslubunda, göklerin ve yerin yaratılışı her zaman insanın yaratılışından daha büyük ve azametli bir olay olarak sunulur. Örneğin Mü'min Suresi 57. ayette açıkça, "Göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir olaydır; fakat insanların çoğu bilmezler" denir.

Alak Suresi aynı sıralamayla vahyedilmiştir.

"Yaratan Rabbinin adıyla oku." (Burada mutlak bir yaratış vardır; gökler, yer ve ikisi arasındaki her şey bu kapsama girer).

Bir sonraki ayette ise "O, insanı bir alaktan (embriyodan) yarattı" denilerek, o devasa kainat düzeninin içindeki insana odaklanılır.

Yani ayet, insan zihnini önce tüm evreni kuşatan o muazzam yaratıcı güce yönlendirir, ardından insanın bu büyük kozmik düzenin içindeki kendi mucizevi başlangıcına (alaka) dikkatini çeker. İnsan, göklere ve yere bakarak Yaratıcı'nın azametini; kendi yaratılışına bakarak da O'nun muazzam tasarımının işleyişini idrak edebilir.

Kur'an'ın diğer ayetlerinde göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılışındaki uyum ve dengeden (fiziksel yasalardan) bahseden ayetleri- delilleri vardır.

Kur'an-ı Kerim, insanı körü körüne bir inançtan ziyade, akıl yürütmeye ve evrendeki fiziksel/biyolojik yasaları incelemeye teşvik eder.

c)- Gökler, yer ve ikisi arasındaki dengeler üzerinde derinlemesine düşünmeyi emreden en çarpıcı ayetler de şöyledir:

1)-Yûnus Suresi, 5. Ayet: "Güneşi bir ışık, ayı da bir nur kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller tayin eden O'dur. Allah bunları ancak bir hikmetle yaratmıştır. O, anlayan bir toplum için delilleri işte böyle açıklıyor."

Mülk Suresi, 3. Ayet: "O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, hiçbir çatlak görebiliyor musun?"

Yâsîn Suresi, 40. Ayet: "Ne güneşin aya yetişmesi yaraşır, ne de gece gündüzü geçebilir. Bunların her biri bir yörüngede yüzmektedir.

Câsiye Suresi, 3-5. Ayetler: "Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için deliller vardır. Sizin yaratılışınızda ve (Allah'ın) yeryüzüne yaydığı her bir canlıda, kesin olarak inanan bir toplum için ibretler vardır. Gecenin ve gündüzün değişmesinde, Allah'ın gökten indirip onunla ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği rızıkta (yağmurda) ve rüzgarları yönlendirmesinde, aklını kullanan bir toplum için deliller vardır."

Furkân Suresi, 59. Ayet: "O, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı evrede yaratan, sonra da Arş'a istivâ edendir."

Rûm Suresi, 8. Ayet: "Onlar kendi nefisleri hakkında hiç düşünmediler mi? Allah, gökleri, yeri ve ikisi arasındaki her şeyi ancak hak ile (bir amaca binaen) ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır..."

Bakara Suresi, 164. Ayet: "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yarar sağlayarak denizde akıp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip kendisiyle ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği suda, orada her türlü canlıyı üretip yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında emre amade kılınan bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için elbette deliller vardır."

Kur'an bu ayetlerin neredeyse tamamını "Aklınızı kullanmıyor musunuz?", "Düşünen bir toplum için" gibi uyarılarla bitirir.

Yani ilk emir olan "Oku", aslında bir laboratuvarda atomu inceleyen bilim insanından, gökyüzünü gözlemleyen bir astronomun eylemine kadar geniş bir evreni anlama ve anlamlandırma sürecidir.

Ayetin neden "Allah'ın adı ile" demeyip, genel ve evrensel bir sıfat olan "Yaratan Rabbinin adı ile" dediğini bu perspektiften incelediğimizde şu çok önemli sonuçlara ulaşıyoruz:

İsmin Kendisine Değil, "Yaratıcı" Vasfına Vurgu

Arapçada "Allah", İbranicede "Elohim", Aramicede "Elaha", Türkçede "Tanrı" veya İngilizcede "God" kelimeleri kullanılır. Bu kelimelerin hepsi farklı dillerde aynı mutlak gücü ifade etmek için üretilmiş insani veya lisanî sembollerdir.

İlk ayet, kelimelerin şekline (fonetiğine) değil, o kelimenin arkasındaki "öz niteliğe" vurgu yapar. Yani hitap şudur: "Hangi dilde, hangi kültüre ait olursan ol; seni yoktan var eden, gökleri ve yeri tasarlayan o mutlak gücün adıyla oku." Bu yönüyle mesaj, sadece Araplara değil, Arap dilinin çok ötesinde bütün insanlara verilen evrensel bir mesajdır.

İnsanlık tarihi boyunca topluluklar, Yaratıcı'ya verdikleri isimlerin içini zamanla batıl inançlarla doldurmuşlardır.

Örneğin Mekkeli bir müşrik için "Allah" ismi biliniyordu ama bu isim onların zihninde putlarla ortaklık kuran, Dünya işlerine karışmayan hatalı bir algıya sahipti.

Başka bir kültürde o gün Tanrı için kullanılan isim, tamamen antropomorfik (insan biçimli) veya zalim bir karaktere bürünmüş olabilirdi.

Ayet "Yaratan Rabbinin adı ile" diyerek, zihinlerdeki tüm bu kültürel kirlenmeyi ve dilsel sınırları tek bir hamlede siler. İnsana der ki: Zihnindeki hatalı Tanrı tasavvurlarını bırak. Senin muhatabın; ismi ne olursa olsun, 'Yaratan' ve seni 'Eğiten/Büyüten' (Rab olan) güçtür.

Kur'an-ı Kerim zaten ilerleyen surelerde bu dilsel ve isme dayalı esnekliği bizzat onaylar. Örneğin İsrâ Suresi 110. ayette şöyle denir:

"De ki: İster Allah deyin, ister Rahmân deyin. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O'nundur."

Bu ayet de gösteriyor ki, mutlak varlığı adlandırmak için kullanılan dil ve isim bir tabu değildir. Önemli olan o ismin işaret ettiği Yaratıcı vasıflardır.

Özetle;

İlk vahiy, dar bir kabile dilinin sınırlarıyla değil; evrensel, her dilde ve her çağda karşılığı olan en temel eylemle (Yaratışla) kendini tanıtmıştır. Kul, kendi dilinde o Yaratıcı güce ne isim veriyorsa, O'nun adıyla kainatı okumaya davet edilmiştir.