Savaşın yağma ve ganimet kültürü, insanlık tarihinin en ilkel kabile yapılarından ve ilk devlet formlarından beri var olan tarihi toplumsal bir gerçektir ve zamanın politikasına uydurulmuş olarak bu gün de aynen vardır. Şu kadar ki günümüzde bu durum klasik anlamda toprak ve mal-mülk-kıymetli eşya, insan yağmalamaktan ziyade, ekonomik kaynakların kontrolü, stratejik ticaret yollarının hegemonyası ve siyasi nüfuz alanları yaratma şeklinde evrilmiştir. Konuya siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler perspektifinden bakıldığında bu husus açıkça görülebilmektedir.
Günümüzde, güçlü devletler, askeri ve siyasi güçlerini kullanarak az gelişmiş veya istikrarsız bölgelerin (özellikle Orta Doğu'daki petrol alanlarının) kaynaklarını kendi şirketlerine ve ekonomilerine aktarmaktadırlar.
Donald Trump’ın bir çok söylemi, birinci dönemindeki Suriye petrolüne dair konuşmaları ile son dönemdeki Hürmüz boğazı, Grölland söylemleri bunun itirafı niteliğindedir. Tump'ın söylemleri modern emperyalizmde "gücün hakkı"(might is right) iddiasının aleni bir itirafı niteliğindedir..
Tarihteki manda yönetimleri veya günümüzdeki "güvenlik ve istikrar sağlama" iddiaları da bu perspektife göre yerel kaynakları sömürmenin hukuki ve siyasi kılıfı niteliğindedir.
Devletlerin bu tür eylemlerini doğrudan "yağma" motivasyonuyla değil, küresel güç dengesinde rakiplerine (Rusya, Çin vb.) alan bırakmamak ve kendi ulusal güvenliklerini korumak amacıyla yapıldığını ileri süren yaklaşımları da yağmalamanın paylaşımı yada paylaşılamaması kavgasından başka bir düşünce ile izah etmek mümkün değildir.
ABD gibi küresel güçlerin müdahalelerini, uluslararası deniz ticaret yollarının güvenliğini sağlamak, terör örgütlerinin finans kaynaklarını (petrol gibi) kesmek ve küresel pazarda istikrarı korumak amacıyla izah eden yaklaşımlar da halkları, içinde bulundukları zulme karşı koruma iddiasını taşıyan
Roma İmparatorluğu ve Haçlı Seferlerinin iddiası ile Osmanlının Gaza ve fetih iddiası'nın günümüz siyasi dili ile ifade edilmesinden başka bir şey değildir.
Osmanlı devletinde seferler ve savaşlar, bir tarafta gaza ve fetih ruhu ile ifade edilirken, farklı görüşlerde sefer ve savaşların devşirmelerden oluşan yeniçeri ocağının yağma ve ganimet talep ve hırsının eseri olduğuna ve padişahlığın dahi bu ocağın vesayeti altında olduğu ileri sürülmüş ve bu görüşler de çürütülememiştir. Öyleki bu Ocağın Genç Osman’a yaptıklarının benzeri bir kötülük ilkel devletlerde dahi görülmemiştir.
Osmanlı devşirme uygulamalarına ve devşirme kanununa göre, fethedilen yerlerdeki Hristiyan çocukları alınıp devşirilmiştir. Padişahlar da özellikle II.Beyazit'ten sonra devşirilmiş Cariyelerle evlenmişlerdir. Kuranı Kerimde Anneden yürüyen soy bağı kardeşliğinin(ulül erhamın) iman kardeşliğinden, cihat kardeşliğinden ve hicret kardeşliğinden evla olduğu (ahzap/6, enfal/75 ) dikkate alındığında, II.Beyazıt sonrası Padişahların anne soyunun Kur'ana göre Osmanlı soyunun önüne geçtiği ve osmanlı soyunu devşirdiği düşünülebilir. Bu bir anlamda, devletin devşirirken devşirildiğini, özellikle de Osmanlı ailesi soyunun devşirildiğini ifade eder ki bu durum II.Beyazıt sonrası dönemi Osmanlıdan ziyade devşirmeler dönemi yapmaktadır.
II.Beyazıt döneminin, yükselme devrinin bitip duraklama devrine bir geçiş dönemi olduğu dikkate alındığında bu yaklaşım daha da önem arz etmektedir. Bu bakımdan bu konuda cidi ve samimi araştırma ve incelemelerle özellikle devşirme sisteminin tarih ve Kur’an ışığında yeniden değerlemeye tabi tutulması gerekliliğini ortaya koymaktadır .Yani, İmparatorluğun duraklama ve gerileme dönemleri esasen devşirmeler döneminin eseridir.
Devşirme düzeni ve devri -duraklama ve gerileme Kanuni’den beri ilk defa Türk gibi davranıp geri çekilmeyi değil savaşmayı tercih eden 4.Murat ile sarsılmış, Gazi Mustafa Kemal 'in çıkışları ile yıkılmış ve 30 Ağustos 1922 tarihinde yeniden taarruz ve ilerleme başlamıştır.