Türkiye'de çarpıklık, toplum hayatının bir parçası haline geldi, yadırganmıyor. Bu olumsuz ve tehlikeli gelişmede, başta ekonomik, eğitim ve teknoloji olmak üzere, değişik faktörlerin tesiri var. Yıllarca tahribata uğrayan bünyemiz dayanaksız çıktı; kendimizi tanıyamaz olduk.

Nobel'de yokuz; buna mukabil, toplumu temizleyecek güçte çamaşır makinası yapamadık, ancak her türlü kara parayı aklayan makina imalinde ön saftayız. Milletler arası uyuşturucu pazarında iddialıyız. Olimpiyatlarda yokuz, ancak "köşeyi dönme" maratonunda rekorlara doymuyoruz.

Yağmacılık, talan, rüşvet ve savurganlığa "Dünya rekoru" vermeye kalksalar, bu onuru (!) hiç kimseye kaptırmayacağımıza kalıbımı basarım.

Hele son yıllarda, rüşvet alıp vermek, öylesine bir olay hâline geldi ki, sanki nefes almak, su içmek gibi bir şey... Rüşvet alanı da, vereni de gazetelere ve televizyonlarda manşet olarak gören bir toplum olduk.

Toplumun kültür seviyesi yükseldikçe, insanların kafası bilgi ve görgü ile doldukça, yüreklere ahlâklı vatandaş ve ahlâklı insan kavramı yerleştikçe, adam oluruz diyordum. Aksine azdıkça azdık.

Medeniyet denen şeyi tattıkça, iştahımız mı kabarıyor, ne oluyor anlayamıyoruz. Çağdaş olmak bizim görgümüzü artıracak düşüncelerimize ışık tutacak diyorduk ki; tam tersi oldu. Yanıldık.

Tevfik Fikret'ten bu yana değişen hiçbir şey yok. Bakın "Hân-ı Yağma" başlıklı şiirinde ne diyordu.

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak;

Yarın bakarsınız söner, bugün çatırdayan ocak.

Bugün ki mideler kavi, bugün ki çorbalar sıcak;

Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak!

Yeyin efendiler, yeyin, bu hân-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yeyin efendiler...

Kalın sağlıkla

Sevgi ve Saygılarımla