Unutmalı mıyım sevgili seni?

O buğulu bakışlarını, gözlerindeki ince mercan kırıntılarını, parmaklarının inceliğini, ruhumun en derin yerlerine dokunan sözlerindeki ince tını, sabah buğusu bakışlarındaki özlem damlacıklarını, güneş kızıllığı kıvamındaki yüzünün sevecenliği… 

Sahi seni aklımın en ücra köşelerinden atmalı mıyım?

Silebilir miyim seni sonsuza değin? 

Bir kuşun kanadına bıraktığım hayallerimi avuçlarında bulmayı dilerdim hep. Göçmen kuşların farklı diyarlara kanat çırpmasındaki heyecanı yaşıyorum sana her özlem duyduğumda. Kır çiçeklerine konan kelebeklerin kanatlarında buluyorum kendimi gözlerine her baktığımda. 

Aydınlık sabahlara uyanmanın telaşındayım her dem. Seni bir daha görebilmek için karanlık geceleri adımlıyorum yeni bir günün başlangıcına çıkmak için. Sabahlarımsın sevgili. Karanlık gecelerde dilimde bir ıslıkla geceyi korkutuyorum. Kaçıp saklansın gece bilinmez ücra yerlere. Karanlığın korkusundan kuytuluklara gizlenen aydınlıklar bir an önce saklandıkları yerden çıkıp gelsinler diye geceye ıslıklar gönderiyorum senin adına. 

Vücudumun gittikçe büyüdüğünü ve genişlediğini hisseder gibiyim. Kendi bedenim bile bana dar geliyor. Sığamıyorum kendime. Ayaklarım beni bir bilinmeze doğru, bilmediğim diyarlara götürürken, beynimin ince kıvrımlarında geziniyor hayalin. 

Sahi unutmalı mıyım sevgili seni?

Gün yanığı yüzünde açan, gözlerinde tomurcuklanan, kirpiklerine tutunan özlem duygularımı iç cebime koyup gitmeli miyim umarsızca. Seni her dem hisseden ruhumun sana yakınlığını bilinmez diyarlara mı göndermeliyim?

Bir bilinmezlik, bir belirsizlik, bir karmaşa sarıyor benliğimi. Sana olan özlemlerim çağıldayarak akan nehri andırıyor. Kağıttan kayıklara tutunuyorum fırtınalı gecelerde. Zifiri karanlıklar, fırtınalarla birlik olmuş sanki. Sıkıca tuttuğum kürekler ellerime ağır geliyor. Bir kaya kenarında dinlenmek istiyorum hayalimdeki gözlerinle. Unutmanın ağırlığını unutamamanın çaresizliğinde yoğuruyorum mütemadiyen.   &nbs 

Hayatın içerisinde bizlere bahşedilen adeta iç cebimize konulan küçük şekerlemeler gibi yaşam denilen bu olguda hayatımızın bir yerlerine sıkıştırılan, damaklarımızda çok ileride algılayacağımız enfes tatlar bırakan bir duygu ve histir unutmak. 

Nasıl ki bizler yaşamın bir parçasıysak unutmakta bizlerin bir parçasıdır. Uzuvlarımız bedenimizin birer parçasıysa unutmakta iç bedenimiz olan his, duygu bedenimizin bir uzvudur. Acıyı duyumsamak gibi, sevinci yaşamak gibi, özlemeyi özlemek gibi…

Bir yönüyle şu soru geliyor aklımıza: Unutuyor muyuz yoksa zihin belleğimizin gerisine mi atarız?

En çok neyi unuturuz?

Neyi unutmayı istersiniz?

Belleğinizin gerisine en çok hangi yaşanmışlığınızı atıp unutmak istersiniz?

Hangi acınızı, hangi göz yaşınızı, hangi terk edilmişliğinizi, hangi çaresizliğinizi, hangi ellerinizin boşlukta kalmışlığını, hangi gözlerinizin yol boylarına, köşe başlarına çivilenip kalmışlığını unuturdunuz? 

Eğer sizlere bir sihirli değnek ya da bir kalem verilseydi geçmişimizde yaptığımız hatalarımızdan, yanlışlarımızdan, çelme takmalarımızdan, yan gözle bakmalarımızdan hangisini silerdiniz? 

Hangi yönümüzü unuturduk?

Kin tutan yönümüzü unutmak ister miydik?

Her şeye, olur olmadık her bahaneye sığınıp, sudan sebepler üreterek öfkelenmelerimizi unutmak ister miydik?

Bir hiç uğruna incitmelerimizi, kırmalarımızı, ardımıza bile bakmadan gitmelerimizi, burnumuzdan solumalarımızı unutmak ister miydik? 

En çok hangi özelliğimizden vaz geçip ayaklarımızın altına alır gibi unutmayı yeğlerdik? 

Hafızamızı sürekli yenileme imkanımız olsaydı her gün yeni bir hayata başlama imkanı sunulsaydı o zaman ne yapardınız? 

Hayat çok karmaşık gelmez miydi? 

Farklı farklı, içerisine girdiğimiz her bölmede farklı bir şekille, karmaşayla karşılaştığımız gözlerimizi yuvalarından çıkartan, ne yapacağımızı şaşırtan labirentler gibi bir yaşamımız olmaz mıydı?

Monoton, sıradan, tek düze dediğimiz bu hayatımızla her gün yeni bir güne başlarken farklı bir unutuşla, başka bir ben olmakla başladığımız günümüz nasıl olurdu?

Çevremizdeki bizi biz yapan değer verdiğimiz insanların bakışları bile bizi etkilemez miydi?

Sıradan hayatlar mı yoksa sürekli yenilenen hafızası silinen, unutulan yaşanmışlıklar mı? 

Siz hangisini tercih ederdiniz?

Bir başka açıdan düşündüğümüzde unutmak yorar insanı. Herhangi bir yaşanmışlığını unutan bir insan o yaşanmışlıkla ilgili bir şahıs, nesne, olgu veya duygu ile karşılaştığında unutmanın çaresizliğini yaşar. Unutmanın bulanıklığı durgun ve berrak hatırlamanın karşısında daima küçülmüştür. 

Hatırlamak bizi biz yapar. İnsani değerlerimizi hatırlarız hatırlamanın eşiğinde. 

Kırgınlıklarımızı, gitmelerimizi, hayatımızın bir yerine dokunup bir yıldız misali kayıp gidenlerimizi unutmak…

Sürekli unutmak bizlere acı verir.

Hayatımızdaki utanmalarımızı, üzülmelerimizi, bunlara neden olanları, yaşam kıyılarımızdan içeriye girip bizleri sarsan olayları, olaylar zincirini, keşmekeşliklerimizi, kargaşalarımızı, sevgilinin yanağından alamadığımız bir buseyi unutsaydık geriye yaşam çizgimizin üzerinde ne kalırdı?

Bir çocuğun avuçlarından dökülen misketler gibi hafızamızdan kayıp giden yaşanmışlıklarımız yitip gitseydi nasıl bir düşünce dünyasının, hayatın, akıl fikir buhranının içerisinde bulurduk kendimizi?

Bütün bu olumsuzlukları sildiğimizde bu olumsuzluklara neden olanları da silmiş olmuyor muyuz?

Tutsaklıklarımızı, tüm esaretliklerimizi unutmalı mıyız? 

Ve unutmak sevgili dudaklarından dökülen en acı sözcükleri unutabilmek…