Bir röportaj teklifi için aradılar. Röportajın içeriğini konuşurken toplumun güveninin ne kadar yıkıldığına dair de bir konuşma ister istemez geçti. Bu konuda paylaştığım görüşümü sizlerle de paylaşmak istiyorum. Belki bir yerde, birilerine dokunabilmesi ve ilham olması umuduyla.

Toplum olarak bizim iniş çıkışlarımız var. Bir şeye çok yükselip sonra onun düşüşünü yaşıyoruz. İniş ve çıkışlar aslında hayat döngüsünün bir parçası. Fakat bunu bilinçsiz bir şekilde ve yoğun dozajlı yaşamak bir noktadan sonra kendi kendine zarar veren ve güvenlik duygusunu yok eden bir hal alıyor.

Sürekli sorumlulukları bilinçsiz şekilde başkalarına yükleyip, sonra hoşumuza gitmeyen sonuçlarda yine başkalarına kırılıp, başkalarını suçluyoruz. Böyle olduğu sürece özlemini duyduğumuz toplumu yaşayamayacağımızı düşünüyorum.

Dünyanın sadece bizim varsaydığımız doğrular ve yanlış kabul ettiklerimiz üzerine bir kutsallıkta kurulduğunu sanıyoruz. Gördüğümüz açıların dışında bir ihtimal vermiyoruz. Her şeyi ya siyah ya beyaz olarak görüyoruz. En hatalı yargılarımızı da bu şekilde veriyoruz. Ya linç edip yok etmeli ya da dokunulmaz şekilde yüceltmeli. Oysa başka renkler, başka tonlar var. Olaylara başka açılardan; çok katmanlı ve çok boyutlu olarak bakmamız gerektiğine inanıyorum.

Çekiç gibi yaşanmayacağını düşünüyorum. Yani her şeyi çivi olarak görerek çakmaya çalışarak ya da bizim kalıplarımıza göre eğik gözüken her çiviyi kenara fırlatıp atarak olmaz.

Bir şeylere şiddet göstermeyi, küsmeyi, terketmeyi ve gözden çıkarmayı gerçekten çok kolay yapıyoruz. Tıpkı bir çocuk gibi.

Kolay gözden çıkarmak, kolay yeni gözdeleri de beraberinde getiriyor. Hesapsız ve kitapsızca bir döngü.

Ama kırgınlıklarımızın, şikayetlerimizin ve yaralarımızın sorumluluklarını almamız gerekiyor. Hayatlarımızın üzerinde söz sahibi olmak için yetişkin gibi davranmalıyız. Hesaplı ve ölçülü olabilmeliyiz.

Güvenimizi kıran onca olaya, duruma ve kişiye rağmen güvenilir bir topluma olan inancımızı yitiremeyiz. Güvenimizi kıran olaylar ders çıkarmak ve özeleştiri yapmak için var. Kavuşamadığımız hasretlerimize küskün şekilde gömülmek için değil.

Güvenimiz kırıldıktan, sarsıldıktan sonra enkaza girip yıkıntılardan yeni bir anlam çıkarabilmeliyiz. Hikayeyi ancak bu şekilde değiştirebiliriz.

Bir şeylere dahil olmak zorundayız. Katılımcı olmalıyız. Ve daha önce hiç olmadığı kadar bir araya gelmeliyiz.

Bütün kutuplaşma ve taraflaşmanın yarattığı kümeden dışarı adım atarak en karşıt olanlarımızla bir araya gelerek özlemini duyduğumuz toplumda yaşayabiliriz. Bir şeyleri en karşıt olanlarımızla onarmaya çalışarak ancak etki yaratabiliriz. İptal ederek, linç ederek, değersizleştirerek değil.

Sürekli bir tarafın diğer tarafı linç ettiği, değersizleştiği bir toplumda değerli hissetmek mümkün değil.

Kurumlarımızı, kişileri ve kimlikleri sürekli değersizleştiriyoruz. Değerlerin farkına varmak gerçekten mümkün olmuyor. Ancak bir şeyleri kaybettiğimizde (veya daha büyük kayıplarda) değer bilincimiz ortaya çıkıyor.

Ben hiç bir şeyin düzelmeyeceğine, her şeyin kötü olduğuna inanmıyorum. Çünkü bir çok insanın uzak kaldığı konulara, karanlık diye girmediği yerlere, kayıp olarak gördüğü hayatlara yıllardır giriyorum ve sorumluluk alınca hikayelerin nasıl değişebildiğine bizzat kendi hayatımda şahitlik ediyorum.

Olumsuz örneklerin gölgesinde kalmış bir çok olumlu ve iyi örneğe baktığımda, güvenilir bir toplumda hep birlikte yaşayacağımıza inanıyorum. Sadece birlikte şifa olacağımız yaralarımız, onarabileceğimiz kurumlarımız ve mekanizmalarımız var.

Kısacası, tüm bunlara rağmen kendimiz önümüze bakmadan hareket ediyor, sonrasında düştüğümüz için, ayağa kalkmak istemiyoruz. Dizimiz kanadığı için, kafamız yarıldığı için bir daha yürümek istemiyoruz. Ama önümüzde kanayan dizimize ve zonklayan başımıza rağmen birlikte yürüyebileceğimiz güzel bir yol var.

Ve bu yolu güzel yapan koşullar değil, bu koşullara rağmen birlikte yürüyecek olmamız.