Toplum olarak “afet yorgunluğu” yaşamaya başladık. Özellikle pandemi ve 2021 yangınlarının ardından ‘asrın felaketi’ olarak adlandırdığımız 11 ilin etkilendiği 6 Şubat 2023 depremlerinin yıkıcı etkileri, sonrasında yeniden yaşanılan diğer afetlere olan toplumun maruziyeti bu yorgunluğu hızlandırdığını söyleyebiliriz.

Peki nereden ve nasıl kaynaklanıyor?

Afet konusuna toplumsal hayatın içerisinde yer verilmedikçe, gündelik hayata içkin kılınmadıkça, bir anlam ve etki ifade etmiyor. Toplum olarak afeti pek çok konudan ayrı tutuyoruz. Fakat ayrı tuttuğumuz konular afetten etkileniyor. Biz ayrı tuttuğumuz için aslında doğal kaynaklı veya insan kaynaklı olaylar olağan hayatı durdurarak bir afet olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumu içselleştirebildiğimiz zaman afete hazırlığı içkin hale gelebilir, olağan hayatın devamlılığı sağlanabilir. Örneğin Japonya gibi. Normal hayat pratiklerinde afete karşı tedbirli bir toplumsal tutum ve davranış biçimleri söz konusu. Aynı zamanda çocuk yaşta bu pratikleri farkındalıkla kazanmaları sayesinde şiddetli sarsıntılar afete dönüşmüyor. Şiddetli sarsıntılar sonrasında olağan hayatı yaşamaya devam edebiliyorlar.

Sivil toplumun özü de toplumun kendisi. Bu nedenle ister istemez sivil toplum örgütleri afetlerde rol almış dahi olsa, afetlere hazırlık sürecini mevcut çalışmalarından ayrı tuttuğu gözlemleniyor. Dikkat çekici oranda sivil toplum örgütü, afet çalışmalarını yalnızca afet dönemlerinde önceliklendiriyor. Olması gereken, afet konusunu sivil toplum örgütlerinin kuruluş amaç ve faaliyet alanlarıyla bütünleştirmektir. Çünkü olağan hayatın durduğu her koşul, sivil toplulukların kuruluş amaç ve faaliyetlerine etki eder.

Zarar azaltmayı ve afete hazırlığı içselleştirmememiz, Bütünleşik Afet Yönetimi döngüsünün (zarar azaltma, hazırlık, müdahale ve iyileştirme) işlevini yitirmesine yol açıyor. Zarar azaltma ve hazırlık kapasitesi ne kadar düşükse bu müdahale ve iyileştirme evrelerini de gerçekleştirmekten o kadar uzaklaşıyoruz. Bu afet yorgunluğunun başlıca etkenlerinden biri.

Yorgunluğun bir diğer etkeni kurumsal kapasiteyi güçlendirecek kaynakların azalmasıdır. Bağışların başka şeylere yönelmesi, uluslararası fonların azalması ve çekilmesi kurumların kapasitelerini güçlendirememesine ve operasyonel yüklerini de taşıyamamasına sebep oluyor.

Genel ekonomik durgunluk ve krizin toplumda yarattığı motivasyonsuzluk ve verimsizlik ister istemez bireylerin önceliklerine de etki ediyor.

Bununla beraber afet çalışmalarına katılan kişilerde ve kurumlarda hem tükenmişlik hem de ikincil travmanın da yarattığı bir yorgunluk söz konusu.

Toplumun maruz kaldığı sürekli olumsuz haberlerin yarattığı kayıtsızlık ve körelme de yorgunluğu besleyen bir diğer etken.

Tüm bunların yanı sıra afet süreçlerinde gerçekleşen suistimaller ve istismarların ortaya çıkması, toplumdaki güveni ve iyi niyeti aşındırıyor. Hatta onu paramparça eden bir noktaya gelmesi bu yorgunluğu toplumun aşmasındaki en büyük engel. Çünkü toplumsal travmayı geride bırakabilmek, yaraları sarabilmek ve bir şeyleri onarıp hayata devam edebilmemizin tek yolu yalnız olmadığımızı ve kimseyi yalnız bırakmadığımızı hissedebilmek. Dayanışmanın yarattığı güven, dirençlilik ve dayanıklılık hali. Her şeyden önce bunu kaybediyor olmanın verdiği bir isteksizlik, kayıtsızlık, duyarsızlık söz konusu. Bir şeylerin toparlanabileceğine olan umudun, bir şeyleri hep birlikte onarabileceğimiz bir iklime olan inancımızın incinmesi. Bir şeyleri değiştirebileceğimize olan ümidimizin yerle yeksanı. Halbuki kandırılmadığımızı ve her şeyin anlamlı kılındığı bir gerçeklik örüntüsüne her zamankinden daha çok ihtiyacımız var!

Burada yorgunluğun bu etkenlerin sonucunda nasıl oluştuğunu anlamamız gerekiyor. Süreklilik maruziyeti, belirsizlik, kayıplar ve tükenmişlik karşısında yenilenemiyor olmaktan kaynaklanıyor. Sürdürülebilirlik kurgumuzun olmamasından; harcama ve yenilenme arasındaki dengenin kaybından doğuyor.

Peki ne yapmalı?

Suistimallere ve istismarlara, dayanışmayı ve güveni kurban etmemeliyiz. Sivil topluma katılmak, gönüllü olmak ve sorumluluk almak her zamankinden daha önemli. Tam da buna ihtiyaç duyduğumuz bir zaman dilimindeyiz.

Afetlere yönelik hazırlık ve bilince, toplumsal ve bireysel yaşamlarımızın içerisinde yer verebilmeli ve içselleştirebilmeliyiz.

Eğitim ve tatbikatlar başta olmak üzere, sivil toplumun kendi topluluklarını hazırlaması; hem beşeri hem kurumsal çerçevede dirençli ve dayanıklı kılacak adımları atması gerekir.

Başta sivil toplum örgütleri olmak üzere toplumdaki tüm kurumların kapasitelerini güçlendirebilmesi için regülasyonlar ve teşviklerin sağlanması gerekir. Bireyden kuruma afete yönelik hazırlık çabasını kolaylaştırıcı mevzuatlara ve uygulamalara ihtiyaç var.

Afet çalışmalarına dair tükenmişlik ve ikincil travmaya karşı bizleri dayanıklı kılacak sürdürülebilir mekanizmaları kurumlarımızda, faaliyetlerimizde, operasyonlarımızda ve toplumun kaynaklarında kurgulamalıyız.

Toplumun kendini afetle ilişkisinde nasıl konumlandırması gerektiğini “yenilenebilir katkı ve katılım” bilinciyle oluşturmalıyız. Katkı ve katılım, insanları tüketmeyen aynı zamanda yenileyebilir bir döngü olarak toplumsal yaşamın içerisinde kurulmalı.

Her şeyden önce, güven köprülerini inşa etmek, birbirimize ve bir şeylere olan inancımızı sürdürülebilir kılacak bir anlayışa ve fiiliyatlara ihtiyacımız var. Çünkü yorgunluk karşısında bizi dinlendiren sözler değil eylemlerdir.