Çocukluğumuzdan beri milli takımlarımızı heyecanla, zevkle, keyifle izleriz. Bu heyecan radyo ile başladı. Şimdi televizyonların başında hop oturuyoruz hop kalkıyoruz. Milli takımın maçı olduğu zaman bütün Türkiye’de hayat dururdu. Bütün maçlara ‘Kazanacağız’ diye otururduk. Ne yazık ki bugüne kadarki tüm maçlardan hüsranla, gözü yaşıyla, yüreği buruk olarak kalktık. Ne olurdu bizim de bir gün yüzümüz gülseydi! Zafer naralarıyla kalksaydık ekranların başından; ama olmadı! Bizim yüzümüz hiç gülmedi!

Futbol Milli takımımızın başarılı olamayışının nedenini bilmiyorum.

Bu sporcuların maddi imkanları dünya standartlarında. Parayla pulla hiçbir sorunları yok. Evleri kira değil. Evlerine etlerini alabiliyorlar. İstediği ülkelerde tatillerini yapabiliyorlar. Oynadıkları takımlar dünya standartlarında. Oynadıkları sahalar dünya standartlarında. Hocalar, kulüpler, tesisler dünyanın en iyi markaları.

Peki, sorun nerede?

Bu futbolcuların, bu hocaların, bu tesislerin İspanya’nınkinden, Arjantin’inkinden ne farkı var? Onlarda da yabancı oyuncu var, bizde de var.

Taktik mi farklı? Ruh mu farklı? Görev aşkı mı farklı?

Yoksa dış güçler mi bizim galip gelmemizi istemiyorlar?

Nihayet bütün dünyanın hasretle beklediği dünya kupası futbol maçları başladı.

İspanya milli takımı, dünyanın en iyi futbolunu oynayan Arjantin milli takımını, 90 dakika, sahada üstünlük kurarak yendi ve Dünya Kupasını aldı. Bu, müthiş bir başarıydı. İspanyol futbolcular kazanmak için sahaya çıkmışlardı ve maçı kazandılar. Yüreklerini sahaya koydular, akılla, cesaretle, bilimle, taktikle oynadılar ve maçı kazandılar. İspanyol ulusu tek yürekti; onlar için her maç şampiyonluk maçıydı. Ulusal ruh gereği devlet de, federasyon da dünya kupasının kazanılması halinde, ödül olarak hiçbir vaatte bulunmadı.

Açık bir dille şunu da eklemek gerekir ki İspanyol hoca olsun, futbolcular olsun maçtaki her saniyeyi, sahadaki her santimetre kareyi bilerek, nakış gibi işleyerek oynadılar.

Dünya kupasını alan takımın da, ikinci olan takımın da önünde saygıyla eğiliyoruz.

Bir aylık futbol heyecanını bizlere yaşatan, isimleri duyulmamış takımların gösterdikleri direniş ise ayrıca kutlanması gereken bir başarıdır. Sözgelimi dünya kupası nedeniyle Curaçao milli takımını duyduk. Bu takım, ülkelerinin tüm olanaksızlıklarına rağmen sahaya çıktılar, yürekleriyle oynadılar, üstelik Almanlara gol de attılar. Bu yüzden bu takımı da ayakta alkışlıyoruz. Ayrıca Cape Verde isimli bir takımın da adını duyduk. Şampiyondan bile puan aldılar. Bu takım da herhalde Anadolu takımlarından, bir Erzurumspor ya da bir Diyarbakırspor ayarındaydı. Hoş, bizim Erzurumspor ya da bir Diyarbakırspor, sözgelimi bir Paraguay takımıyla oynasaydı, dişe diş mücadele edeceğinden kuşkumuz yoktu ve belki maçı bile kazanabilirlerdi.

Türk Milli Futbol Takımı, dünya kupasını 24 yıldır bekliyordu. Neredeyse köylerinde bile futbol oynanan, her şehrinde stadyumları olan, hatta bazı stadyumları dünya ölçülerinde olan, dünyanın birçok ünlü takımına futbolcu gönderen Türk Milli Takımı 24 yıl bekledi, özel uçaklar tutuldu, işe yarasın yaramasın kalabalık bir heyetle ve büyük bir ihtişamla şampiyonaya katıldı ve ne yazık ki bir hafta içinde elendi. Sadece Türkiye Cumhuriyeti için değil bütün Türk dünyası için hayal kırıklığı oldu. Hatta, belki Paraguay bile şaşırdı; çünkü biz kendimizi öyle anlattık ki dünyaya, Paraguay, ilk maçta hezimete uğrayacağını düşündü. Futbol adına dünyada hiçbir ağırlığı olmayan Haiti’den sonra Türk milli takımı, elenen ikinci takım oldu. Onur kırıcı, yüz kızartıcı, utandırıcı bir sonuç.

Aslında bu sonuç hiç de garip gelmemeli. Milli takımın hazırlık maçlarını seyreden herkes, bu sonuçlara hazır olmalıydı. FIFA Dünya Kupası Avrupa elemelerinde Gürcistan’la yapılan ve Türkiye’nin 3-2 galip geldiği maç, takımın hangi ruh halinde olduğunu açıkça gösteriyordu. Bu maçı hep birlikte seyrettik. Bana göre bu maç, Türk milli takımının dünya kupasında yetersiz olacağını belli ediyordu. Hiçbir anlamda Türk milli takımı sahada yoktu. ‘Bizim Çocuklar’ diye, çocukların gücünü tanımadan, abartarak sahaya sürülen bu takım, asla dünya kupasında yarışamazdı. Şişirilmiş reklam sloganlarıyla maç kazanılamazdı. Türk milli takımı gereksiz hamaset sözleriyle dünya kupasına gidemezdi. Diğer bir hazırlık maçında Kuzey Makedonya'yı 4-0 mağlup etti. Venezuela ile yapılan maçta Türkiye 2- Venezuela 1, Kosova maçında Türkiye 1-0 galip geldi, Avustralya maçında ise Türkiye 2- 0 yenildi. Bu sonuçlar çok önemli, bugün alınan hezimet, Türkiye’nin dengi olmayan, dünya sıralamasında çok gerilerdeki takımlarla maç yapılmasının bir sonucu olabilir. Oysa bu maçların tümünde, Türkiye’nin sportif geçmişine bakıldığında ve karşı takımların her türlü analizi yapıldığında, Türk takımı çok üstün oynamalıydı. Bu takımları ezici güçle sahadan silmeliydi; ama böyle olmadı milli takım hiçbir oyunda hiçbir varlık gösteremedi. ‘Yok, o kadar da değil, bizim de iyi oyuncularımız vardı,’ diyenler olabilir. E, bırakın da o kadar olsun. Bu adamların bir elleri balda, bir elleri yağda. Dünya standartlarında yaşayan insanlar. Bırakın da birkaç tanesi iyi oyuncu olsun. İspanya’ya Türk seyircisinin önünde 6-0 yenildiğimizi hiç hatırlatmıyorum bile. Yani seyirci, dünya kupasına katılan ve dünyanın en iyi futbolunu oynayan İngiltere, Arjantin, İspanya, Almanya, Fransa, Norveç, Portekiz, Hollanda, Belçika, Hırvatistan, İsviçre, İsveç gibi takımlar karşısında hiçbir varlık gösteremeyeceğini anladı. Ama biz kendi takımımızı dünyanın en iyi takımı, futbolcuları da dünyanın en iyi futbolcuları olarak anlattık. Neredeyse yenilmez bir takım olarak tanıttık. Hatta bir yorumcunun: ‘Ne gerek var hazırlığa falan, kadro belli zaten, forvetlerimiz dünya yıldızı, Barış ve Kerem her maçta zaten 5 atar!’ demesi pek de yanlış değildi.

En acısı da şuydu: 24 yıl beklemişsin; birileri takımı, hocayı göklere çıkarmış, neredeyse şampiyon ilan etmiş; hiçbir özelliği kalmamış, siyasileşmiş federasyon futbolcuya ev dağıtmış sonra sahaya çıkmışsın, 2 maç oynamışsın, 10 kişiyle oynayan Paraguayı bile yenememişsin ve gol atamadan veda etmişsin! Başarılı pasın yok, rakip sahada mücadelen yok, üstüne üstlük, kupanın en kötü takımı unvanını alıyorsun. Bundan daha onur kırıcı ne olabilir? Futbol federasyonu bu utanç sahnesini bütün Türk dünyasına yaşattı.

Eğer bir suçlu aranacaksa, Türkiye Futbol Federasyonunun tümü, görevden alınmalıdır.

Zaten futboldan iyi anlayanların eleştirisi çok önemliydi:

Yorumcu diyor ki, ‘Önce yönetimden hesap sorulmalı! Sonra da teknik kadrodan hesap sorulmalı!’ Yorumcu haklı olarak, ‘Bir kere bir üst akıl olmalıydı ve devreye girmeliydi,’ diyor, ama hamaset üst aklın önüne geçti, diyor ve ‘Beklenti çok yükseğe çıkartıldı. Final ve kupa telaffuz edildi!’

Bir de şu yorumlar var:

‘Her takım yüreğini sahaya koyuyor, hırs, güç, direnç, kazanma hırsı, yeni taktikler, rakibi oynatmama…’

Çok ciddi eleştiriler:

Demek ki, yürek sahaya konulacak…

Demek ki, hırs…

Demek ki, güç…

Demek ki, direnç…

Demek ki, kazanma hırsı…

Demek ki, yeni taktikler…

Demek ki, rakibi oynatmama…

Bir eleştiri de benden: Siyasetçiler ellerini ayaklarını futboldan çeksinler!

Bir eleştiri de Azerbaycanlı bir dostumuzdan: ‘Sizin heç hakiminiz yoxdur campionada. Salvadorun belə var. Problem Türk futbolunda!’

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:

Milli takım oyuncuları, reklamlardan iyi para kazanıyorlar, kazansınlar.

Sahip oldukları malikanelere ve süper otomobillere de çok yakışıyorlar, helal olsun.

Kılıkları kıyafetleri, kollarındaki saatleri, tatilleri son derece zevkli ve kendilerine yakıştırıyorlar, yakıştırsınlar.

Dünya yıldızları gibi yaşamak istiyorlar, yaşasınlar.

Sadece şu var, biraz da takımlarına ve milli takıma yönelik başarıları olsaydı.