Sosyalist öğreti sisteminin ilkelerine göre, özel mülkiyet ve sınıfların olmadığı bir toplumsal düzen düşünülüyordu. Devrimci ve evrimci ideolojiye göre insan eşit ve özgür olacaktı.

1922 yılında Sovyetler Birliği'nin kurulmasıyla, bu kitaplardaki muhteşem sosyalist öğreti de başlamış oldu. Marksist-Leninist ideoloji adıyla devletçi ekonomi dünyada beğenildi ve yayılmaya başladı. Bu arada Arap Sosyalizmi ve Afrika Sosyalizmi yapısal değişim gösterdi ve bu ülkelerde devletçi ve karma ekonomi uygulandı. Demek ki daha o yıllarda değişim ihtiyacı doğdu ve değişim yaşandı. Yaklaşık 70 yıl, sosyalist ülkeler bu doktrini uyguladı. Uygulamalar kapalıydı. İnsan hakları, özgürlük, kalkınma, toplumsal eşitlik, polisiye ve askeri yöntemler ne idi, pek bilinmiyordu. Hangi koşullarda yönetilirse yönetilsin, 1990 yıllarından sonra sosyalist öğreti, ilkeleriyle, doktriniyle tıkandı. Bu tıkanmışlığa ‘çöktü’ de diyebiliriz. Ancak, tıkanmışlığa ve çöküşe lider sorununu da ekleyebiliriz. Liderler arasındaki akıl almaz çekişme, çöküşü hızlandırmıştır denilebilir.

(SSCB) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde sistem tıkandı ve çöktü.

1871 yılında Paris Komünü ya da sosyalist öğreti tıkandı ve çöktü.

1978 yılında Çin’de tıkandı ve çöktü. Çin ulusal güçlerince bir çözüm bulundu: Sosyalist Piyasa Ekonomisine geçildi.

1990'lı yıllarda Küba, Laos ve Vietnam da tıkandı ve çöktü, Sosyalist Piyasa Ekonomisine geçildi.

Sosyalist sistemler, tıkanmışlığı kendi iç bünyelerinde tartışarak, çözüm üretebildi.

Aynı yıllarda, dünya siyasetini keskin kutuplar ele geçirmek istiyordu.

1933 ile 1945 yılları arasında Almanya’da, Adolf Hitler ve Nazi Partisi, iktidara geldi. Adolf Hitler ile Almanya, totaliter bir diktatörlüğe dönüştü. Hatta Almanya'nın, Kutsal Roma İmparatorluğunun devamı olduğu belirtildi. En azından bu totaliter diktatörlük yönetiminde insan hakları, özgürlük, kalkınma, toplumsal eşitlik, polisiye ve askeri yöntemler belli idi. Yine de şunu belirtelim ki hangi koşullarda yönetilirse yönetilsin, II. Dünya Savaşından sonra bu tek kişilik diktatörlükler ilkeleriyle, doktriniyle tıkandı. Bu tıkanmışlığa da ‘çöktü’ diyebiliriz. Yine bu çöküşün, liderlerin sorunları yüzünden hızlandığını söyleyebiliriz.

20. yüzyıl, ülkeler için yıkım yüzyılı olmuştur. Dünyanın en kanlı savaşları başlamış, onlarca ülke haritadan silinmiş, emperyalist güçler el değiştirmiş, yeni liderler çıkmış, yeni devletler kurulmuştu.

Tıkanan ve sonucunda çöken sistemlerin, çöküşlerinin temelinde, Fransa tarihini ve dünya tarihini temelden değiştiren ‘Aydınlanma felsefesi’ yatmaktadır. Aydınlanma Felsefesi’nin temelinde ise ‘Aydınlanma Filozofları’ nın çözüm arayışları vardır.

Öncelikle şunu da hatırlatmak lazım: Fransa devriminden önce Fransa Kralı, tek egemen güç idi. Ülkede sınırsız güce sahipti. Böylesine akıl almaz bir mutlakiyetçi yönetimin yargısı, yasama, dini uygulaması, ekonomisi sorgulanamıyor ve denetlenemiyordu.

1789-1799 Fransız Devrimi dediğimiz toplumsal değişimi yaratan, köklü felsefesinin mantığını, ‘Aydınlanma Filozofları’ kısaca ve özetle, dünyaya şöyle haykırdı.

Mutlakiyetçi, otoriter rejimler ortadan kalkmalı,

Özgürlükler tüm alanlara yayılmalı,

Descartes’in, daha 17. Yüzyılda söylediği, aklın ve eleştirel zihniyetin üstünlüğü, kabul edilmeli,

Montesquieu’nun belirttiği güçler ayrılığı ilkesi ve yasama erki, milletvekilleri tarafından temsil edilen parlamentoda olmalı,

Mutlak monarşinin yerine, cumhuriyet kurulmalı,

Katolik Kilisesi ve tüm din kurumları, ciddi reformlara gitmeli,

Halk bilinçlenmeli, kralın, sarayın, seçkinlerin denetiminden çıkmalı,

Aileler çocuklarını okutmalı, sağlam bir gelecek kurmalı, kültürel seviye yükseltilmeli,

Bağımsız yayıncılar kurulmalı, basım organları bilinçlenmeye yol açmalı,

Kitaplar yaygınlaşmalı.

Bunlar abartısız, masum, insan haklarına uygun isteklerdir.

18. yüzyılda sistemleri tıkanan ülkelere çözüm önerileri, kısaca bunlardı.

OSMANLI, ÇÖZÜM ÜRETEMEDİ

Bu öyle bir değişimdi ki, öyle köklü bir rüzgardı ki İstanbul’un fethiyle başlayan ‘Yeni Çağ’ yerini, ‘Yakın Çağ’ dediğimiz yeni bir çağa bırakmıştı. Yakın Çağ, beraberinde yeni siyasi akımları da getirdi. Sözgelimi, ‘Milliyetçilik’ adıyla yeni bir siyasi akım, Dünya ve Avrupa tarihinde büyük bir dönüm noktası oldu.

Fransız Devrimi, 1699 Karlofça Antlaşmasıyla gerileme dönemine giren Osmanlı Devletini de çok etkiledi. Fransa’daki ekonomik kriz, ağır vergiler ve adaletsiz sosyal yapı Osmanlı toplumunda da yaşanıyordu. Osmanlının devlet yapısı, coğrafi, tarihi, dil, din ve etnik yapısı farklı olmasına rağmen, bu devrimci değişimden en çok etkilenen ülke oldu.

Osmanlı, yönetimdeki tıkanmışlığa ve çöküşe ne yazık ki çözüm üretemedi. Çözüm üretmesi de mümkün değildi; çünkü Osmanlı dış dünyayı, gelişmeleri, teknolojiyi, sanayi hamlelerini takip edemiyordu. Din otoritesi, ülkenin gelişmesine kapalıydı. Devlet işlerinde yeterli bilgi ve tecrübeye sahip memur ve üst düzey bürokrata sahip değildi. Liyakata bakılmadı. Rüşvet ve iltimas devletin tüm hücrelerini sarmıştı. Coğrafi Keşiflerin etkisiyle ticaret yolları değiştiği için, Osmanlı ekonomisi bir darbe de buradan yedi. Devletin savurganlığından dış borçlanma ve kapitülasyonlar ekonomiyi tüketti. Eğitimde, batıya ayak uydurulmaya çalışılsa da yetersiz kalınmıştı. Dünyanın en eski ve en büyük ordusu, batıdan destek istedi; ama o da yetersiz kaldı.

Bu dönemdeki ve daha sonraki liderler/padişahlar II. Mustafa’dan, Mehmet Vahdettin’e kadar… Ne yazık ki Osmanlının çöküşüne çözüm bulamadılar. Çözüm arayanlarınki ise yetersiz kaldı.

Osmanlı topraklarında, bir avuç Türk aydını arasında Namık Kemal, Şinasi, Ali Suavi, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmet Agayef, Hüseyinzâde Ali Bey, Mehmet Emin, Celal Sahir, Ömer Seyfettin, Abdullah Cevdet dünyada ve batıdaki değişimi yakından takip ediyor, araştırıyor, kendi ülkelerinde de yeni bir Osmanlı modelini arzuluyorlardı. II. Meşrutiyet döneminde destek bulan Türkçülük, İslâmcılık, Batıcılık, Osmanlıcılık gibi siyasi görüşler, kimi aydınlar tarafından kurtuluş olarak görüldü. İslamcılık çatısı altında toplanmanın bir kurtuluş olacağı savunuldu. Sözgelimi Türkçü aydınlar, toplumsal değişimin iyi bir eğitim reformuyla olabileceğini düşündüler. Gençlere Türklük bilinci verilmesinin, insanların milli benliklerini tanımasının gerektiğini ileri sürdüler. 1903 yılında Yusuf Akçura, ‘Üç Siyasi Görüş’ ü kaleme aldı. İslamcılık ve Türkçülük sağlam düşünceler görülse de Türkçülük Rusya’nın düşmanlığını, İslamcılık da İngiltere ve Fransa’nın düşmanlığını getiriyordu. Aynı dönemde toplum milliyetçilik, demokrasi, özgürlük, hukuk, adalet, bağımsızlık, istiklal, eşitlik, insan hakları, Türk Yurdu, İçtihad, milliyet inşası, toplumsal değişme, yeni birey, kimlik gibi yeni kavramlarla tanıştı.

Abdullah Cevdet ise, batının gelişmesini çok önemsiyordu. Diyordu ki, zengin, kuvvetli, bilim sahibi olmalıyız. Ticaret yapmalıyız. Tembellikten, miskinlikten kurtulmalıyız.

Batılılaşmayı çok isteyen Abdullah Cevdet, özetle şöyle düşünüyordu:

Kardeşlerim, Türklere zevk ve sefa, boş hayaller sunmuyorum. Acı bir ilaç veriyorum. Bu acı ilacı içmeyenin yok olacağını, açık ve samimi bir dille anlatmaya çalışıyorum: Bizim ebedi düşmanımız ne İtalya’dır, ne Bulgar’dır, ne Rus’tur, ne Yunan’dır. Bunlardan biri veya bir kaçı ile anlaşmış da olabiliriz. Bizim ebedi düşmanımız zayıf, cahil ve fakir olmamızdır. Bal kabağının, krupp güllesiyle çarpışması, tatlı fakat boş bir hayaldir!

Rekabet edemeyen unsurlara bu asırda hayat hakkı yoktur. Hakikatte iman ise, yalnız ahrete inanmaktan ibaret değildir. Softalar için gaye, dindir ve onun hayalinde cennetin köşkleri, yiyecekleri, hurileri, hizmetlileri vardır. Bizim için ise toplumun refahı değerlidir. Din bunun için bir gaye değil, bir vasıtadır. Softalar yalnız, dindar görünmek isterler. Biz ise dinin bahşettiği maddî ve manevî sonsuz bereketten yararlanmak isteriz ve ölünceye kadar dünyaya da önem veririz…

Ahmet Cevdet, çok önemli tespit ve acı reçete sunmuştur:

Dünya, kıyasıya bir yarışın, rekabetin içindedir.

Yeni nesiller, çağdaşları ile kıyasıya rekabet edebilmelidir.

Gelişmeyi, teknolojiyi takip etmeyen toplumlar yaşayamaz, gelecekten ümitli olamaz.

Hiçbir toplum çalışmadan, zorluklara katlanmadan mutlu olamaz, rahat edemez.

Devletin yöneticileri, iyi yetişmiş kurmayları ve düşünürleri de farklı bakıyordu dünyadaki gelişmelere:

Padişah, sadrazam ve bazı paşalar kurtuluşun, daha ziyade İngiliz desteğiyle olacağını düşünüyordu.

Enver Paşa, daha ziyade Türk-İslam devletlerinin bir araya gelmesiyle kurtuluşun olacağına inanıyordu.

Devleti Ali’de bu son gelişmeler yaşanmasına rağmen, kurtuluş çözümleri üretilemedi, aydınlar bir araya gelemedi, devletin rejimi tıkandı.

Bunların hepsinin ötesinde Osmanlı’nın I. Dünya Savaşına girmesi, dış baskılar, savaşlar, borçlanmalar, askeri başarısızlıklar ve ne yazık ki ağır bir yenilgi alması beş yüz yıllık devletin, haritadan silinmesine neden oldu.

YENİ BİR HALK HAREKETİ

Devlet haritadan silindi ama devletin üst düzey kurmayları, düşünürleri, bilim insanları ayaktaydı. 30 Ekim 1918’de Mondros mütarekesiyle, meclisinin kapısına kilit vurulmasına sessiz kalmayan kurmay Mustafa Kemal, yeni bir halk hareketi başlattı. Bu hareket aynı zamanda, tıkanan devlet yönetimini tekrar ayağa kaldıran bir çözüm idi. Dünyada eşi benzeri görülmemiş bu halk hareketi, yaptığı Milli Mücadele sonunda zafer kazandı. Yeni bir Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Bu kuruluş felsefesinin dünyada örneği yoktur.

Bu kuruluş felsefesi bir sentezdir.

Türk tarihinin, Roma- Bizans tarihinin, Avrupa- Asya tarihinin iyi araştırılmasıdır.

Bu kuruluş felsefesi dinler tarihinin de sentezidir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken bütün doktrinler, ekonomik görüşler, siyasi ve sosyal görüşler; tarım, sanayi, üretim, eğitim, sanat görüşleri dikkate alınmış ve son karar verilmiştir.

Dünyada geçerli olan bütün bu düşünceler, Mustafa Kemal tarafından milli ve evrensel elekten geçirildikten sonra, yeni Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasına karar verilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş felsefesiyle bütün dünyaya örnek olabilecek bir gelişme hamlesi yaptı. Çok kısa zamanda üretimde, sanayide, eğitimde, kültürde, kalkınmada, sanatta, askeri alanda eşi benzeri görülmemiş adımlar attı. Üstelik Osmanlı’dan devraldığı borçları da ödedi. Üreten, ürettiğini ihraç eden bir ülke oldu.

Bütün bu gelişmeler Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çatısı altında ve kanunlarla gerçekleştirildi. Bütün dünya, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aldığı kararları merak ediyordu. Kararlar kısaca ve özetle şöyleydi:

Tam bağımsızlık ilkesi, vardı. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, denildi. Bilim yolundan asla vazgeçilmeyecekti. Yurtta barış dünyada barış, denildi. Devletin mutlaka ekonomiye katkısı olması, istendi. Kadın ve erkek eşittir, denildi. Devlet laik olmalıydı; yani, devlet yönetimiyle din, inanç ayrı olmalıdır; herkes kendi inancını yaşamakta serbesttir, denildi. Eğitimde birlik sağlandı ve üniversitede okuma teşvik edildi. Yeni Türk harfleri, kabul edildi. Türk tarihine, Türk kültürüne, Türk sanatına önem verildi. Sanayileşme hızlandırıldı ve kalkınma planları yapıldı. Türklere, ümmet değil millet olduğu bilinci verildi. Ulusun her bireyi onurludur, çalışkandır, denilerek, üstün tutuldu.

Toplumsal kalkınmanın öznesi halk olduğu için, yüz yıl önce, hiçbir devletin programında olmayan adımlar atıldı: O yıllar için imkansız olan, bulaşıcı hastalıklara karşı korunma, tedbirleri alındı. Çiftçi sandıkları, ihtiyarlığa ve kazalara karşı sigorta, hasta ve ihtiyar yoksullara zorunlu yardım, halka ucuz konut yapılması, okullarda çocukları için kantinlerin açılması sağlandı ve bütün bunlar devletin bütçesinden yapılacaktı. Türk sosyal hayatında ilk kez planlı kentler, oluşturuldu.

Türkiye Cumhuriyeti bu modeliyle, 1930’larda dünyanın sayılı ülkesi oldu. Gelişmesine hızla devam etti.

Anadolu’da, Kafkaslarda, Akdeniz havzasında, Ortadoğu’da hızla gelişen bu ülke emperyalist ülkelerin dikkatini çekti. Kurucu önderin 1938’de vefatıyla, Emperyalist ülkeler NATO aracılığıyla, kendilerine yakın buldukları siyasi liderler, siyasi partiler, kurumlar kanılıyla ülkenin gelişmesine engel olmaya çalıştılar. Hiç gerek yokken NATO’nun yardımlarıyla fabrikalar kapatıldı. (Truman Doktrini)İçeriye sokulan ajanlar yardımıyla toplum siyasi ve dini olarak ayrıştırıldı, silahlı çatışmalar planlandı. NATO’nun ve özellikle Amerika’nın, perdenin arkasında İngiltere’nin teşvik ettiği, planladığı, kurdurduğu siyasi partiler, siyasi ve askeri liderler emperyalizmin yıkıcı planlarına alet oldular.

Ülke, bu yıllardan sonra askeri ve ekonomik yönden, siyasi ve inanç yönünden kanlı iç çatışmalar yaşadı. Askeri darbelerle çözüm arandı; o da olmadı. Siyasi çevreler çözüm bulamadı. Büyük umutlarla kurulan Türkiye Cumhuriyeti, emperyalist güçlerin devlet, siyaset ve inanç kurumlarının kılcal damarlarına kadar sızması, iç çatışmaları doğurdu, milli birlikten uzaklaşıldı. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde, Türkiye çözüm üretemeyen bir ülke oldu.

Ülkeyi yönetmek için kurulan siyasi partiler tıkanmış durumdadır.

‘Türk milliyetçiliği’, siyasi partilerin, derneklerin, vakıfların adlarında kullanıldığı sürece, ülke gerçeklerine çözüm üretemez; romantik buluşmalar, romantik sloganların ötesine geçemez. Türk milliyetçiliği siyasi baskılardan kurtarılmalıdır. Düşünür Uğur Mumcu’nun, Türk milliyetçiliği, Türk halkının alın terini yabancı çıkarlara karşı koymaktır! saptamasını bu güne kadar hiçbir milliyetçi parti ve hiçbir milliyetçi lider dile getirememiştir; çünkü Uğur Mumcu siyasetçi değildir.

Atatürk, Türk milliyetçiliğini savunduğu için, yine düşünür Uğur Mumcu’nun Atatürkçülüğü ve milliyetçiliği yadsıyarak solculuk yapma gafletine düşen bir sol, Türkiye’de hiçbir zaman başarılı olamadı, olamaz da! Saptaması bütün sol partilerin en büyük eksiklerindendir. Bu yüzdendir ki Türk solu, romantik buluşmalar ve romantik sloganların ötesine gidemiyor. Bu yüzdendir ki Cumhuriyet Halk Fıkrası adıyla kurulan Türkiye’nin ilk partisi, bugün çözüm üretemiyor.

Türk milliyetçiliğinden ve Atatürk’ün Türk Ulusal Kalkınma Doktrini’nden uzak, dini yapılanmayı ön plana çıkaran partilerin hiçbiri, dünyayı kucaklayan, çözüm üreten parti olamamıştır. Türkiye’de İslami partiler tıkanmış durumdadır.

Adlarında ‘milliyetçi’ ibaresi olan siyasi partiler, dernekler, sivil toplum kuruluşları bugüne kadar asla, çözüm üretememiştir. Romantik buluşmalar ve romantik sloganların ötesine gidememiştir.

PEKİ NE YAPILMALIDIR:

Yukarıdan beri anlatılan, dünya tarihindeki çalkantıların en iyi okunduğu, özümsendiği, ulusal katmanlar eklenerek ve sonucunda nesnel, verimli sonuçlara ulaşıldığı bir Türk Ulusal Kalkınma Doktrini ortaya çıkmıştır.

Türk Ulusal Kalkınma Doktrini’nin sahibi Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Bu doktrin, Türk Altay Felsefesi’nin bir yansımasıdır.

Bu doktrin, kim ve hangi düşünce, nasıl bakarsa baksın; bu güne kadar devlet, ulus, milli ve evrensel bakış açısıyla (P.Safa, Türk İnkılabını, “İki Kökten Gelme İnkılap” olarak nitelendirir (s.90-102), dört bin yıllık Türk tarih deneyimiyle meydana getirilmiş bir doktrindir.

Mustafa Kemal Atatürk, tüm insanlara hitap edebilen bir düşünce adamı olarak, kabul edilmelidir.

Bu kalkınma modeli, Mustafa Kemal Atatürk’ün savaş meydanlarında yendiği uluslar tarafından bile takdir edilmiştir.

Amerika’dan Çine kadar bu model, ülkelerin milli bünyelerine göre şekillendirilerek uygulanmıştır.

Türkiye’de bütün liderler, bütün siyasi partiler, bütün akademik çevreler, sanayi kurumları ülkenin tıkanmışlığına, Türk Ulusal Kalkınma Doktrini, düşüncesini ele alarak, inceleyerek, güncelleyerek çözüm aramalıdır.

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

Abdullah Cevdet, “Softalığa Dair”, İçtihad,

Armaoğlu, Fahir, (Son baskı: 2016) 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1789-1914, İstanbul, Timaş

Atatürk, Mustafa Kemal, Nutuk,

Aytunç Altındal, Bilinmeyen Hitler,

Baskın Oran, Türk Dış Politikası, İletişim, İstanbul,

Charles Dickens, İki Şehrin Hikayesi,

Cemalettin Taşkıran, “Türkiye Niçin NATO’ya Girdi”, Askeri Tarih Bülteni, Genelkurmay

Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, Ötüken, İstanbul 1977,

Dağıstanlı Mehmet, Türk Altay Felsefesi 2026, Ferfir, İstanbul,

Dinç, Sait, “Atatürkçü Düşünce Sistemine Göre Cumhuriyetçilik İlkesi” Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi web sitesi,

Erişirgil, Mehmet Emin, Erişirgil 1926, 43,

Falih Rıfkı Atay, “Atlantik Paktı”, Ulus Gazetesi, 22 Şubat 1952,

Gündüz Mustafa, Son Dönem Osmanlı Aydınlarının Yeni Birey ve Toplum Oluşturma Düşünceleri, Makale, Fırat Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Elazığ

İsmail Soysal, Türkiye’nin Uluslararası Siyasal Bağıtları, TTK, Ankara 1991

Kâzım Fikri Özalp, Atatürk Ansiklopedisi,

M. Şükrü Hanioğlu, “II. Meşrutiyet Dönemi ‘Garpçılar’ı: Yeni Bir ‘Ethic’ Yaratma Fikri”, Türkiye Günlüğü, Mayıs 1989,

Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, İstanbul 1997,

Sander, Oral (Son baskı:2016) Siyasi Tarih 1. Cilt, İstanbul, İmge Kitabevi

Server Tanilli, Dünyayı Değiştiren On Yıl

Sinan Kıyanç, “Türkiye ABD İlişkileri Bağlamında CIA Eski Başkanı Allen Welsh Dulles ve Faaliyetlerinin İncelenmesi, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, Araştırma Makalesi, 2022

Teyfur Erdoğdu, “Üst Düzey Osmanlı Bürokratının Kimlik Bunalımı”, İstanbul, Kültür Araştırmaları, Kültür ve Kimlik Sempozyumu’nda Sunulan Bildiri, yayımlanmamış metin.

Victor Hugo, 1793 Devrimi,

Yılmaz Çolak, Türk Devrimi, Devlet ve Kültür, Muhafazakar Düşünce Dergisi,