Türk Altay Felsefesi([1])nin onurlu ifadelerinde Türk kadını asalet, mertlik, cesaret, savaşçılık, zekâ, güzellik özellikleriyle anlatılır. Türk kadınının bir kimliği vardır, kul değildir, köle değildir; devlet yönetiminde becerikli ve yeterlidir, önderdir. Bir özelliği de evlat yetiştirmedir ki her ananın, “analık duygusu”, onları dünyadaki tüm canlılardan üstün kılar. Bu özellikleriyle, tarihinin her safhasında, Türk kadınları dünyaya örnek olmuştur.

Türklerin İlk Kadın Hakanı Tomris Han MÖ 6. Yüzyılda, Altay Türklerinin Yaradılış Destanında karşımıza çıkan Ak Ana, Umay Ana, Buhara Melikesi Kabac Hatun, MS 16. yüzyılda Kutluk Türk devletini yöneten Türkan Hatun, Delhi Türk devletini yöneten Raziye Begüm Sultan, tarihe adlarını yazdırmış Türk kadın liderlerdir. 93 Harbinin efsane kadın direnişçisi Nene Hatun, Milli Mücadelenin direnişçileri Üsteğmen Kara Fatma, Şerife Bacı, Ayşe Çavuş, Hatı Çırpan, Nakiye Elgün, Meryem Atmaca, Sabiha Gökçen sadece Türk tarihinin değil dünya tarihinin onurlu isimleridir.

Türk kadını kimi zaman bileğiyle, gücüyle direniş gösterir; kimi zaman çevresine umut vererek, ilham vererek yaşama heyecanı aşılar; kimi zaman savaşlar, yoksulluklar, karamsarlıklar arasından analık duygusunu yitirmeden evlat yetiştirir. Sözgelimi, 1925 yılında Diyarbakır Lice kaymakamı Asım beydir. Şeyh Said isimli hain isyan eder. Asım bey, altı aylık hamile eşi Sehavet Hanım ve iki yaşındaki kızları Selma, zemheri ayında kaçırılır. Lice'yle Hani arasındaki iki bin metre yükseklikteki dağlara götürülür, mezralarda ve mağaralarda esir edilir. Yemeden içmeden kesilerek 38 kiloya düşen Sehavet hanım, çocuğunu mağarada doğurur. İsyan bastırılır. Rehineler kurtarılır. 6 Haziran 1925 tarihinde Sehavet hanımın doğurduğu erkek bebeğin adı, Ord. Prof. Gazi Yaşargil’dir. Sehavet Hanım dünyada eşi benzeri az olan bir cesaret ve dayanma gücü örneği göstermiştir.

On bin yıllık Türk tarihinde Umay Analar, Ütgm. Kara Fatmalar, Sehavet Hanımlar çoktur. Bu töre içerisinde yetişen, adını tarihe altın harflerle yazdırmış bir Türk kadını daha vardır: Zübeyde Hanım. Aslında tarihimizde, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah'ın eşi, Berkyaruk'un annesi olan bir Zübeyde Hatun daha vardır. Babası, Çağrı Bey'in oğlu Emir Yakuti'dir. Sultan Melikşah ile evlenen Zübeyde Hatun, törelere uygun, Melikşah’la devlet yönetecek bilgi ve görgüde olan bir kadındı. Ama bu yazımızda, Türk tarihine ve dünya tarihine damga vurmuş, Milli Mücadele dönemlerini yaşamış Zübeyde Hanım’dan bahsetmek istiyoruz.

Aile kökeni, Konya/Karamanlı Molla Hasan’a dayanan, Yörük Türkmenlerinden olan Zübeyde Hanım’ın kim olduğu, dürüstlüğü, azmi, bilge kadın oluşu ve nasıl bir iradeye sahip olduğu, üzerinde duracağız.

Hayatının çoğu, savaşların hiç dinmediği Balkan coğrafyasında geçmiş Zübeyde Hanım’ın. Her türlü sıkıntıyı, acıyı yaşamış, evlatlarını salgın hastalıklardan, bakımsızlıklardan kaybetmiş bir anne. Bütün analık duygusunu bir evladı üzerinde yoğunlaştırmak zorunda kalan, onun geleceğini şekillendiren kaygılı bir anne. Hayatı diken üstünde geçen, gözü kapıda, kulağı savaş meydanlarında olan bir anne.

Anadolu’nun saf, temiz bu Yörük ailesi, ta Fatih Sultan Mehmet zamanında, Balkanlara gelir. Rumeli’de, Türklerin nüfusunun arttırılması için, büyük dedesi Molla Hasan, dedesi İbrahim Ağa, babası Sofuzade Feyzullah Ağa ve tüm aile, devlet tarafından, Makedonya’da, Selanik ile Manastır arasındaki Vodina Sancağı'na bağlı "Sarıgöl" bucağına yerleştirilir. Aile burada "Konyar" lakabıyla anılır.

Balkanlar, dünyanın en hareketli, savaşların hiç dinmediği, emperyalistlerin cehenneme çevirdiği bir coğrafyadır. Osmanlı’nın 1683, II. Viyana Kuşatması'nda aldığı ağır yenilgi, kanlı ve uzun savaşlar, 1699 Karlofça Antlaşması, Orta Avrupa'nın ve Balkanların kontrolünün sona ermesine neden oldu. Duraklama başladı. Osmanlı toprak kaybetti. Rusya Çarlığı güçlendi. İsyanlar başladı. 19. yüzyılda Osmanlı artık topraklarını yönetemez duruma gelmişti. İşte Konya/Karaman’dan kalkıp gelen Yörük Türkmen Molla Hasan ailesi, bütün bu cehennemin içerisindeydi. Aile, Osmanlıyla beraber her türlü yokluğu, acıyı yaşadı. Buna rağmen aile ayakta kaldı, tüm olumsuzluklara direndi. Ama ailenin önemli bir özelliği vardı: Aile, çağına göre nadir olan, kadınların da erkeklerin de iyi eğitim aldıkları bir ailedir. Molla lakabıyla anılırlar: Molla Emine, Zübeyde Hanım’ın büyükannesidir, Molla Ayşe, Zübeyde Hanım’ın annesidir, Molla Fatma, teyzesidir. Mollalık sıfatı herkese verilmez, bilge insanlar alır, okuma yazma bilenler alır. Hem dini bilgilere sahiplerdi hem de aydın insanlardı. Aynı özellik Zübeyde Hanım’da da vardı. O da okuma yazma bilen, bilge duruşu olan, onurlu bir insandı ve o da ‘Molla’ lakabıyla anıldı.

Aile, özellikle 19. Yüzyılda, üst üste olumsuzluklar yaşadı. Zübeyde Hanım, okumuş aydın bir kadın olmasaydı, kendine has bilgeliği olmasaydı, ailenin tümü tarihin karanlık sayfalarında kaybolur giderdi.

Şevket Süreyya, genç Zübeyde Hanım’ı şöyle betimler: “Beyaz, pembe tenli, orta boylu, narin, kumrala çalan sarışın bir güzeldi ama asıl çekiciliğini veren gözleriydi. Biraz içerlek, biraz yumuk, hafif şehla ve mavimsi gözler…” Zübeyde Hanım’ı Milli Mücadele yıllarında görmüş, onunla konuşmuş olan Halide Edip Adıvar ise, şu sözlerle anlatır: “İhtiyar hanımın yüzü, ince, hareketli vücudu sıkılgan ifadesiyle, Mustafa Kemal Paşa’nın aynıydı. Yetmiş yaşında olmakla birlikte, süt gibi beyaz, pembe renkli cildinde bir tek buruşuk yoktu. Çok çabuk öfkelenir olmasına karşın, koyu mavi gözlerinde ve ağzında bir şefkat duyulurdu. Beyaz entarisi, ütülü mendilleri, beyaz elleri büyükannemi hatırlatırdı. Tam Makedonyalı bir kadındı…”

Zübeyde Hanım, ilk evliliğini 1871’de Osmanlı Rüsumat (Gümrük) muhafaza memuru Ali Rıza ile Selanik'te yaptı. Ali Rıza Efendi, 1889'da, bağırsak vereminden vefat etti. Zübeyde 27 yaşlarındaydı. Dul idi, geçim, savaşlar, hastalıklarla dolu zor yıllar devam ediyordu. Zübeyde Hanım, üvey kardeşi Hüseyin'in kâhyalığını yaptığı Langaza'daki çiftlikte bir süre çocuklarıyla kaldı. Kardeşi Hüseyin'in tanıdığı, Teselyalı Lalot oğlu Ragıp Hayri isimli reji memuru, evlenmek istedi, 11 yaşlarındaki oğlu Mustafa, babasına saygısızlık, düşüncesiyle önce istemedi. Hayat koşullarının acımasızlığı nedeniyle, dört çocuklu dul bir bey olan Ragıp Hayri’nin teklifini kabul etti ve ikinci evliliğini yaptı. Mustafa evi terk etti. Horhorsu mahallesinde oturan Emine halasının yanına gitti. Çaresizlikler içerisindeki Zübeyde bu acıyı da yaşadı. Hayat, onun için kabusa dönmüştü. Bu yaşanan olumsuzlukların ilerleyen yıllarda, hem Zübeyde Hanım için hem de Mustafa Kemal için normale döndüğünü, Mustafa Kemal’in, Ali Fuat Cebesoy'a, Ragıp Bey hakkında "Bana karşı hep çok saygılı davranmış, büyük adam muameleleri etmiştir. Nazik ve kibar bir insandır." demesinden öğreniyoruz. Ancak hayat koşulları bu evliliğin de devam etmesini istemeyecek ve Zübeyde Hanım, I. Dünya Savaşı sırasında Ragıp Bey'den ayrılacaktı. 30 yaşlarındaki kızı Makbule ve üvey kızı Ruhiye ile birlikte İstanbul’a göç edecek, Mustafa Kemal'in Haziran 1915'te kiraladığı Beşiktaş/ Akaretler’deki 76 numaralı eve yerleşecekti.

Aynı coğrafyada, salgın hastalıklara dünya çözüm bulamıyordu. Bir anne olarak Zübeyde Hanım ilk evlat acısını burada yaşadı. 1875’te Fatma oldu fakat Fatma’yı, o gün için insanlığın düşmanı olan, difteri hastalığından kaybetti.Zübeyde 17 yaşlarındayken oğlu Ömer’i ve Ahmet’i de difteriden kaybetti. Daha da acısını yaşadı Zübeyde Hanım: sekiz yaşlarında kaybettiği oğlu Ahmet'in cesedi, çakallar tarafından parçalandı. Anne bu olayı görünce kendinden geçti. Bu, bir anne için ölümden beter bir andı, travmaydı. Ya diğer çocuklarım da böyle olursa! korkusunu yaşadı ömür boyu. Tam da o günlerde Eşi Ali Rıza Efendi'nin babası Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin adı, ‘Selanik Olayı’na karışınca, dağa çıktı, Firarî Ahmet Efendi oldu. Hem aile için hem de Zübeyde Hanım için bu olay, korku dolu yılların yaşanması demekti, üstelik Ahmet Efendi firarda iken vefat etti.

Ali Rıza Efendi, maddi yönden de sıkıntılıydı. 1876’da Osmanlı-Sırp Savaşında, Selanik Askerî Milliye Taburuna asker olarak katıldı. Yaşı 35 idi ve okuryazar olduğu için üsteğmen rütbesi verildi. Askerliği yaklaşık iki yıl sürdü. Zübeyde Hanım’ın savaş korkusu devam ediyordu. Askerlikten sonra Ali Rıza Efendi, Osmanlı-Yunanistan sınırında, Selanik’e 120 km uzaklıkta, karayolu olmayan, ne kasaba ne köy olan, "Papaz Köprüsü" ya da "Çayağzı" denilen bölgede, gümrük kontrol noktasında, gümrük muhafaza memuru olarak tayin edildi. Bölge, Olimpos Dağı’nın ormanlarıyla kaplı, Rum ve Yunan eşkıyasının egemen olduğu bölgeydi. Zübeyde Hanım’ın çocuklarıyla yaşaması uygun olmayan ıssız, ürkütücü ve sadece görevli ailelerinin kalabileceği, derme çatma ev ve gümrük kontrol binalarının bulunduğu, yaşam şartlarının çok ağır olduğu bir yerdi. Zübeyde Hanım, iki çocuğuyla bu ıssız ve kasvetli yerde, korkulu hayata devam etti. Yıl 1881. Zübeyde Hanım hamile. Çocuğunu bu ıssız ve tehlikeli yerde doğurmak istemedi ve Selanik’e gitti. Mustafa, tehlikeden uzak Selanik’te doğdu; ama Zübeyde, eşinin görevinden dolayı Papaz Köprüsü’nde yaşamak zorundaydı. Mustafa iki yaşına gelmişti. Talihsizlik Zübeyde Hanımın yakasını bırakmıyordu. İkinci çocuğu Ömer’i ilaçsızlık ve bakımsızlık yüzünden burada kaybetti. Yine bir annenin yaşayabileceği en büyük ıstıraptı, çocuğunu kaybetmek. Fatma’dan sonra Ömer’i de kaybeden Zübeyde Hanım, "Ya Ahmet’ime de bir şey olursa?" korkusunu yaşamaya başladı. Korkudan da büyük acı yaşadı. 9 yaşlarındaki oğlu Ahmet’i çok acı bir ölümle burada kaybetti.

Ali Rıza’nın görevi ağırdı. Kereste ihracatı yapılıyordu. Sürekli ormanda kalması gerekiyordu. Üstelik Rum eşkıya, memurlardan, müşterilerden haraç almak için tehdit ediyordu. Ali Rıza Efendi’yi iki kez Rum eşkıyalar fidye almak için kaçırdı. Zübeyde, bu sefer eşi Ali Rıza öldürülecek, kabusunu yaşadı. Ancak yüksek fidye ödenerek kurtulabildi. Tehditler, haraçlar, fidyeler devam ettiği için Ali Rıza fazla dayanamadı, memurluktan ayrıldı. Bir süre kereste ticaretiyle uğraştı; kazancı iyiydi. Hatta Selanik'te, Koca Kasım Paşa Mahallesi'ndeki, o meşhur üç katlı pembe boyalı evi bu dönem yaptırdı. Dördüncü çocukları Mustafa’nın doğduğu bu ev idi. Bu kereste ticaretini devam ettiremedi, beklediği verimi alamadı. Bir ara tuz ticareti ile uğraştı; ama buradan da ekmek parası kazanamadı ve bu işi de bıraktı. Zübeyde Hanım’ın korku travması sona ermişti ama bu sefer de maddi sıkıntılar başlamıştı. 1885’te Makbule, 1889’da Naciye yine Selanik’te dünyaya geldi. Tam da bugünlerde aile, yine bir evlat acısı daha yaşadı. Zübeyde Hanım, dördüncü çocuğu, 12 yaşındaki Naciye’yi veremden kaybetti. Zübeyde Hanım bu evlat acılarından sonra yaşayan ölü gibiydi. Buna rağmen, bütün gücünü oğlu Mustafa, kızı Makbule için harcadı. Ailenin maddi hayatı çok sıkıntılı olduğu için Ali Rıza, tekrar memur olmak istedi; ama o da olmadı. Hastaydı. Bağırsak veremine yakalandı. Hastalığına çare bulunamadı. 28 Kasım 1893 tarihinde, 52 yaşında vefat etti. Yoksulluk, evlat acısı, üstüne üstlük eşini kaybetmesi gibi, bir insanı derinden sarsan olayları yaşamasına rağmen Zübeyde Hanım, hayattan kopmadı; çünkü geride iki evladı daha vardı ve Zübeyde Hanım iki evladına hem analık hem de babalık yaptı. Mustafa Selanik’te okumayı devam ettirirken, Makbule okuyamadı, dayısının yanında kaldı.

Oğlu Mustafa, 1905 yılında Harp Akademisi’ni bitirmiş, kurmay yüzbaşı olmuştu. Sürekli yenilgiler ve parçalanma tehlikesi yaşayan Osmanlı’nın binlerce sorunu vardı. Mustafa Kemal bu sorunları düşünen, çözüm arayan bir subaydı. Aynı günlerde arkadaşlarıyla, “Gizli örgüt kurmak, Sultan Abdülhamit’e bombalı saldırı planlamak" gibi suçlamayla tutuklandı ve Yıldız Sarayı’nda sorgulandı. Çok sert ve katı kuralları olan meşhur Binbaşı Bekirağa Bölüğünde hapsedildi. Yaklaşık bir ay bu hapishanede kaldı. Zübeyde Hanım haberi duyunca, oğlunun öldürüleceği korkusuna kapıldı. İstanbul'a geldi. Çok zor şartlar altında, birkaç günlüğüne de olsa oğlunu görebildi. Rıza Paşa duruma müdahale etti; en azından hapishanede yatanların meslekten atılmalarına mani oldu. Padişaha, Selanik'teki 3. Ordu'ya staja yapmaları için rica da bulundu. Konuyla İsmail Hakkı Paşa ilgilendi. Paşanın huzuruna getirildi ve Paşa onları serbest bıraktı.

Zübeyde Hanım, oğlunun Makedonya’ya geleceğini, Selanik’e yakın olacağını, onu sık sık görebileceğini hayal ederken; gözyaşları içinde, yüreğinde sakladığı korkularla oğlunu, Suriye çöllerine gözyaşlarıyla göndermesi çok büyük bir yıkım oldu; çünkü Osmanlı’nın Balkanları kaybetmesi, 1913’te Selanik’in Yunanistan'a terk edilmesi, Mustafa Kemal’in Şam’a tayini, onda “Ailem dağılacak!” korkusunu yaşattı. Aynı yıllarda Mustafa Kemal’in sarılık hastalığına yakalanması, hatta oğlunun kör olduğu, haberlerini duyunca Zübeyde Hanım, soluğu Halep’te aldı. Mustafa Kemal’i ziyaret etti ve tekrar İstanbul’a döndü.

Suriye cephesinde bir yandan İngilizlerle savaşırken bir yanda da Arap çeteleriyle mücadele etti Mustafa Kemal. İngilizlerin ilerlemesini durdurmuş, Mirliva rütbesini almıştı. Artık "Paşa" idi; ama bu arada Mondros Mütarekesi de imzalanmıştı. Yani tehlike daha da büyümüştü. Zübeyde Hanım’ın en sıkıntılı günleri mütareke ile devam etti. İstanbul Akaretlerdeki evde kiradaydı. Evet, yalnız değildi: kızı Makbule, üvey kızı Ruhiye ve ayrıca Abdurrahim, Zehra, Afife ve İhsan adlı öksüz evlatlıklarıyla birlikte kalıyordu. Osmanlı topraklarındaki işgal güçleri, milletin meclisini bile kapattırmış, Osmanlı ordusu dağıtılmış olduğu için, 13 Kasım 1918'de İstanbul’a dönen Mustafa Kemal Paşa için tehlike olabilirdi. Zübeyde Hanım bu tehlikeli sürecin bilincindeydi.

Mustafa Kemal Paşa, artık ailesi ile birlikte, Şişli'deki Halaskargazi Caddesi'nde kiraladığı üç katlı evde kalıyordu. Zübeyde Hanım da kızı Makbule ile birlikte bu evin üçüncü katına yerleşti. Gözü kulağı Mustafa Kemal’de olan Zübeyde Hanım, bu sefer de Mustafa Kemal’i, 16 Mayıs 1919’da Samsun’a uğurlayacaktı. Oğluna hem analık hem babalık etmiş Zübeyde Hanım, o gece sabaha kadar oğluyla hasret giderdi, dertleşti. “Mustafa’m, Sarı Mustafa’m, Paşam, Sarı Paşam…” duygularıyla ve dualarıyla veda etti oğluna ertesi sabah. Analık yüreği dayanamadı, veda sırasında baygınlık geçirdi. İlerleyen süreçte Mustafa Kemal’in Saray ile arası bozulunca, idama mahkûm edildi. İşgal kuvvetleri, Zübeyde Hanım’ın evine de baskın yaptı. Zaten kaygılı, korkulu yaşayan, sağlığı bozuk olan Zübeyde Hanım, kısmi felç geçirdi. Şişli'deki evden ayrılıp yeniden Akaretlerdeki eve döndü. 19 Mayıs 1919 günü başlayan Milli Mücadelede, Türk ordusu başarılar elde ettikçe, işgal kuvvetleri baskılarını arttırdı. Ruhsal yapısı ve sağlığı tamamen bozulan Zübeyde Hanım’ı, 1920 yılında tedavi için Ankara’ya getirtmek istedi Mustafa Kemal. Hastalık ciddi ve şiddetliydi, yolculuğa dayanması mümkün değildi. Yolculuktan vazgeçildi. Tam da bu günlerde kızı Makbule Hanım'ı, ticaretle uğraşan Mecdi Boysan ile evlendirdi.

Milli Mücadele dönemi Zübeyde Hanım için tam bir kabustu. Dört çocuğunu kaybeden Zübeyde Hanım, her gün oğlunun ölüm haberini bekleyen ruh haliyle yaşıyordu. İçinde bir his vardı ve oğlunu görmek istiyordu. Yaşadığı bu korkulara rağmen, hastalıklara rağmen dirençliydi. Okumuş, bilge, azimli, ruhen güçlü olan Zübeyde Hanım, kararlıydı, savaş da olsa oğlunu görecekti. Sağlam bir istihbarat bilgisi aldı. 14 Haziran 1922'de Paşa, Başkomutanlık Meydan Savaşı için hazırlık yapıyordu ve İzmit'e gidecekti. Kızı Makbule Hanım ile birlikte tebdili kıyafet giydi, Adapazarı’na gitti. Azimli kadın, üç yıldır görmediği oğlu Mustafa Kemal’le, Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı Vehip Bey’in evinde buluştu. Zübeyde Hanım, bununla da yetinmedi, oğlunu her gün görebilmek için Ankara'da bir bağ evine yerleşti. Cephede ise durum farklıydı. Mustafa Kemal Paşa, büyük bir gizlilik içerisinde Büyük Taarruzu başlatacaktı. Orduda birkaç üst subay dışında hiç kimse, taarruzun ne zaman olacağını bilmiyordu. Zübeyde Hanım’a bile söylememişti Paşa. Sadece annesine, Ankara'da bir çay ziyafetine gideceğini söylemişti. Ama anne her şeyin bilincindeydi: Oğlum, seni bekledim, dönmedin. Çay ziyafetine gideceğini söyledin; ama ben biliyorum, sen cepheye gittin. Sana dua ettiğimi bilesin! Harbi kazanmadan dönme!

Türklerin ölüm kalım savaşı yaklaşık 3 yıl sürdü. Zübeyde Hanım artık Sarı Paşasını göremiyordu. Sadece oğlu, askerler ve zafer için dua ediyordu. Dünyada bugüne kadar gelmiş geçmiş en iyi komutan olan Mustafa Kemal Paşa, düşman saldırıları, iç isyanlar, ölüm fermanı, maddi yoksulluk, cephane ve silah yetersizliğine rağmen, Zafertepe'den idare ettiği Başkomutanlık Meydan Muharebesini, güçlü iradesiyle kazanabildi; çünkü milleti ve ordusu ona güveniyordu. Türk milleti zafer kazandı ama Zübeyde Hanım’ın sağlığı iyice bozulmuştu. Eklemlerindeki dayanılmaz ağrılar ve diyabet rahatsızlığı iyice artmıştı. Ankara'nın sert iklimi sağlığına yaramıyordu. Tedavisine devam etmek ve Mustafa Kemal'in evlenmeyi düşündüğü Latife Hanım ile tanışmak amacıyla 18 Aralık 1922'de İzmir'e gitti. Tedaviye vücut cevap vermiyordu. Onu ayakta tutan tek güç, oğlunun yaşamasıydı; ama artık vücudu da yorgundu, gönlü de yorgundu. Kalkamadığı yatağında hayalleriyle yaşıyordu.

Tarih 14 Ocak 1923 idi. 66 yaşında idi Zübeyde Hanım.

Dünya gözüyle oğlunu tekrar göremedi Zübeyde Hanım. Korktuğu başına gelmişti. Bu dünyadan bir Türk Hakanının annesi, Bağımsızlık Zaferi kazanmış bir komutanın, ilerleyen günlerde Türkiye Cumhuriyetini kuracak olan bir liderin annesi, hayata veda etti. Zübeyde Hanım, Sarı Paşası Mustafa Kemal’e hasret olarak, gözlerini kapadı.


(1)Türk Altay Felsefesi, Mehmet Dağıstanlı, Ferfir Yayınları, 2026, İstanbul