Geçen analizin sonunda “Devlet Şirk Koşulmasını Affetmez” dedik ya, herkes buna takmış durumda. Soruyorlar; “Neden bu cümlenin gerisini getirmedin?”
Anlatayım:
Gönlümde yer etmediği gibi yazımda da ismine yer vermek istemediğim bir zevat var. Türk siyasi tarihinde, özellikle İslami siyasetin merkezinde "atmak istersen atılmayan, satmak istersen satılmayan" o siyasi mikserlik görevini itinayla sürdüren bir zevat... Anadolu Ajansı’ndan sorumlu olduğu dönemde, kurumun 100. Yıl etkinlikleri kapsamında hazırladığım stratejik vizyon belgelerini masaya koymuştum. İçerisinde Savaş Muhabirliği Eğitimi’nin de yer aldığı Haber Akademisi’nin kuruluşundan alternatif haber ve görüntü yayın hizmetlerine, abonelik kampanyalarına kadar birçok dosya masanın bir kenarında bekliyordu. Zaman aleyhimize işliyordu. Tercüman Gazetesi kökenli aynı zamanda meslek büyüğüm olan dönemin Genel Müdürü Dr. Hilmi Bengi’ye ilişkin “Genel Müdürüm bu çalışmalar için talimat bekliyor. Acele etmemiz lazım" dediğimde, o zevatın verdiği kin dolu cevapla beynimden vurulmuşa dönmüştüm:
"Dur bekle, bu zamanı değil. Onun başını koparacağım!"
O zevatın adamlarına göre Hilmi Bengi "Süleymancıydı", kadrolaşıyordu ve güya dönemin Hizmet hareketine karşı da blokaj uyguluyordu. O operasyonu gerçekleştirdiler ve sevgili Hilmi Bengi’yi görevden aldılar.
Aradan geçen yıllar zarfında bu "solucan" metaforunun siyasi literatürde ve devlet pratiğinde neye karşılık geldiğini çok daha net kavramış oldum. Siyasette kimi dönemlerde yapılan genişleme, kimi dönemlerde yapılan daralma tam anlamıyla solucanın biyolojik refleksine benziyordu: Toprağa tutunmak için uzayıp genişlemek, ardından arkadaki gövdeyi çekip belirli parçaları tasfiye ederek daralmak. Bu dönemi yaşıyoruz. Son Gökçek ve Davutoğlu gelişmesi bunu gösteriyor. Yazının sonunda bu konuya değineceğim.
İlk önce tarihsel bir yolculuğa çıkalım:
Erbakan’ın "Hak Yol" Direnci ve Sağcılaştırılma Operasyonu
Cumhuriyet tarihi boyunca devlet aklı, siyasal alanı bu genişleme ve daralma dalgalarıyla şekillendirdi. Milli Nizam Partisi’nin (MNP) laikliğe aykırı eylemler gerekçesiyle kapatılmasından sadece bir yıl sonra, sistemin kapatılan bu iradeyi CHP ile koalisyona yönlendirmesi ve Kıbrıs Barış Harekâtı’na giden yolu açması ilk esneme/genişleme hamlesiydi.
Bu dönemde Nurcu kanadın Milli Selamet Partisi’nden ayrışması yaşanırken, temel jargon 141. ve 142. maddeler üzerinden solculara karşı bir "sağcılaşma refleksi" olarak kurgulandı. Sistem; Erbakan’ı ve MSP’yi solun yanında durmakla suçlayıp "yeşil komünist" ilan ederek sağ bloğun içerisine hapsetmeye çalıştı.
Oysa Necmettin Erbakan siyasi hayatı boyunca "Biz ne sağdayız ne soldayız, Hak yoldayız, Hak yolda" çizgisini korudu. Hiçbir zaman klasik sağcılık tanımını kabul etmedi. İslami siyaseti, sağın bir unsuru veya tamamlayıcı bir rengi olarak görmedi; Adalet Partisi ve MHP’nin kendisini konumlandırdığı sağ şablonun dışına çıkarak kendi özgün kavramsal mimarisini ("Adil Düzen") inşa etti. Ancak CHP koalisyonunun hemen ardından 1970'lerin ortalarında Nurcuların MSP’den ayrılmasıyla solucan modeli yeniden devreye sokuldu. Daralan İslami siyaset Adalet Partisi, MHP ve Güven Partisi ile aynı blokta toplatıldı. Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleri dönemi başlatıldı.
Dört Eğilim Yalanı ve 28 Şubat Mıntıka Temizliği
1980 darbesinin ardından Özal faktörü ile dört yapıyı birleştirdiği iddia edilen bir ANAP iktidarı kurgulandı: Muhafazakârlık, Milliyetçilik, Liberallik ve solun bazı marjinal figürleri... "Dört Eğilim" kavramı, hareketin katı bir sağ yapı olarak görünmesini engellemek için tasarlanmış ideolojik bir kurgudan ibaretti. Solucan modeli yeniden devredeydi ve genişleme başlatıldı. Aydınlar Ocağı çevresi, Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu gibi isimler ANAP’a entegre edildi. Ardından İsmail Kahraman öncülüğünde Birlik Vakfı kurdurularak bu kadrolar üzerinden yeni operasyonların zemini hazırlandı. 1987 referandumundan sonra eski siyasetçilere siyaset yolu açılırken solucan modeli bu kez ANAP için işletilmeye başlandı. 1989 yılında SHP’nin yerel yönetim zaferi süreci hızlandırdı. ANAP daralırken RP’nin genişlemesinin yolu yine aynı model ile açıldı. 1991’de ihtiyaç doğrultusunda Kutsal İttifak (RP, MÇP, IDP) ile genişleme modeline geçildi.
28 Şubat sürecine gelindiğinde ise solucan modeli yeniden daralma safhasına geçti:
İdeolojik Kavram Salınımı: Geçmişte komünizm tehlikesini törpülemek için nasıl "Sosyal Demokrasi" icat edildiyse, 28 Şubat sonrası Milli Güvenlik Kurulu’nun kırmızı kitabına giren "İrtica/İslamcılık" tehdidini bertaraf etmek için de AK Parti’nin kuruluşunda "Muhafazakâr Demokrasi" kavramı sahneye sürüldü. Erbakan’ın anti-emperyalist Milli Görüş çizgisinden kopulduğunu Batı’ya ve sisteme kanıtlamak için kullanılan bu kavramın içi hiçbir zaman doldurulamadı, sadece bir vitrin işlevi gördü.
Cemaatlerde Alan Temizliği: 28 Şubat sürecinde Esat Coşan Hocaefendi’nin şüpheli ölümü ve köklü tarikat/cemaatlerin tasfiyesiyle bir mıntıka temizliği yapıldı. Fethullah Gülen grubunun önü açıldı. Siyasi alanda da, Refahyol (RP-DYP) ve ANASOL-M (ANAP, DSP, MHP) hükümetleriyle partilerin liderlerine büyük bir irtifa kaybı yaşatıldı. Yapılan mıntıka temizliği ile Tayyip Erdoğan’ın önü açıldı. Dini ve siyasi alanda iki yapı arasında konjonktürel ittifak yapmaları sağlandı.
Kürt Siyasetinde Tekelleşme: Aynı mantık Kürt siyasal alanında da uygulandı. Abdullah Öcalan ve PKK öne çıkarılırken, Kemal Burkay, Rizgari gibi entelektüel Kürt hareketleri ve aktörleri tasfiye edildi.
Siyasette Görevlendirilen Aktörler ve Erkan Mumcu Örneği
Siyasetteki bazı isimler ideolojik veya akademik bir omurgadan ziyade "operasyonel işlevleriyle" var olurlar. Belirli odakların talimatıyla dönemsel rolleri oynar, operasyon tamamlanınca tekrar uykuya alınırlar. Erkan Mumcu da bu profilin en tipik örneklerinden biri midir, tartışma konusu?
Siyasete ülkücü gelenekten başlayan, ardından İstanbul Hukuk yılları ve yurt çevresi üzerinden radikal Yazı Dergisi grubunun içinde siyaseten şimdilerde AK Parti Genel Başkan Vekili olan Efkan Ala gibi isimlerin yer aldığı bir network'ün ağabeyliğini üstlenen Mumcu, ne klasik bir İslami çizgiye ne de klasik sağ anlayışa sığdırılabilen nevi şahsına münhasır bir figürdür.
2007 Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 367 krizi sürecinde Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar'ın oynadığı rol son derece kritiktir.
Sistemik İttifakın Bozulması: ANAP ve DYP’nin (Demokrat Parti) birleşmesi, seçime güçlü bir sağ alternatif olarak girmesi beklenirken; oylamaya katılmama kararı alınarak ve son gün aday listeleri kasten kilitlenerek ANAP saf dışı bırakıldı.
Erkan Mumcu’nun İşlevi: Mehmet Ağar ile yürütülen bu süreçte, Meclis'e girmeyerek 367 krizini derinleştiren Mumcu, farkında olarak ya da olmayarak AK Parti’nin "mağduriyet ve tek iktidar" meşruiyetini pekiştirdi. Tıpkı 2023 seçimlerinde 6'lı masada Meral Akşener’in oynadığı rol gibi, Erkan Mumcu da 2007’de kendisine verilen görevi yerine getirdi. Bunu yazmamın nedeni Mumcu’nun partisinin seçime sokulmamasıyla Demokrat Parti Meclis dışında bırakıldı. AK Parti yine tek başına iktidara geldi.
2015 Sonrası Yeni Daralma ve Sonuç
7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından Türkiye, Doğu Perinçek ve Devlet Bahçeli’nin sistemik olarak entegre edildiği, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile güvenlikçi-milliyetçi yeni bir daralma dönemine girmiştir. Bu süreçte liberal unsurlar tasfiye edilmiş, İslami söylem güvenlik bürokrasisinin ve muhafazakâr-milliyetçi aksın kontrolü altına alınmıştır. Solucan modeli yine devredeydi. 15 Temmuz 2016’dan sonra bu kez daralma İslami kesimde Yeniden Refah’ın, muhafazakâr kesimde Gelecek Partisi’nin, liberal sağ kesimde ise DEVA ve İYİ Parti’nin kurulmasıyla sağlandı.
Bugün FETÖ tasfiyesinden sonra Süleymancılara veya kontrolden çıkma potansiyeli taşıyan diğer cemaatlere yönelik operasyonel adımlar, devletin "tekil güç odaklarını budama ve kontrol dışı büyümeyi engelleme" refleksinden bağımsız değildir. Bu da bir daralma ve solucan modelidir.
Bu kadar mı?

İlk önce Melih Gökçek sonrasında Ahmet Davutoğlu…
AK Parti’nin önemli iki ismi. Gökçek sağcılaşma, Davutoğlu İslamcılaşma geleneğini görevleri süresince sürdürdü. Şimdi Kurtların önüne atıldı?

Peki kimin tarafından? İki isim de yakın dostlarına AK Parti içinden bir klikten bahsediyor. Görünürde Erdoğan’a yakın ancak Erdoğan sonrası için partinin geleceğini onun eline bırakmayacak kadar hesabi bir klik…
“Kimler var?” deyip kolaycılığa kaçmayın.
"Erdoğan’a rağmen AK Parti’de bir şey yapılamaz” tezine bakmayın. Erdoğan’ın yanı başındaki isimlerin Bilal Erdoğan üzerinde oluşan vakum hareketine karşı aynı 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi işi Erdoğan’ın belirlemesine bırakmadan siyasetten sermayeye kadar geniş kitleye uzanan operasyonel güçleri savcıların önünde Gökçek ve Davutoğlu örneğinde olduğu gibi “terbiye modeline” döndü. FETÖ’cülerin ünlü repliği “Dokunma yanarsın” cümlesi bu kez “Konuşma yanarsın!” hükmüne döndü. Bu hükmü; Erdoğan mı, onlar mı veriyor? Gökçek ve Davutoğlu da yeni dönemde Erdoğan ile yakın çalışma, devlet adına görev alma kıvamına gelmişti. Onların yolu kesilsin, “Erdoğan’ın alternatifi kalmasın” diye uygulanan siyasi terbiye modeli yakın zamanda daha da genişleyeceğe benziyor.
Maslak’taki köşkünde ayak ayak üstüne atıp kahvesini yudumlayarak “Tiyatroyu seyrediyorum” diyen Abdullah Gül için ise yeni gelişmeler kapıda. Erdoğan husumeti Milli Görüş geleneği, milliyetçiler ve Yeni Partililer’i bir cephede toplarsa hiç şaşırmayın. Elbette onlara yol açan, yardım eden bir “Mansur” gerekli… “Mansur” dedim ya herkes iç siyasete bakarken, Majestelerinin sol gösterip sağdan vuracağını kimse hesaba katmıyor.
Özetle; Türkiye ne sadece mevcut siyasetçilerin heveslerine bırakılacak bir ülkedir ne de siyasi hareketler tamamen bağımsızdır. Konjonktür gerektirdiğinde esneyip genişleyen, zamanı geldiğinde ise kendi gövdesini ve uzantılarını budayarak daralan Solucan Modeli, Türk siyasal mühendisliğinin ana çalışma prensibidir. Erdoğan zayıflatılacaksa peki kim genişletilecek? Tezgah büyük azizim büyük…!
