AK Parti grubunda Recep Tayyip Erdoğan'ı dinlerken dikkatinizi çekti mi bilmem ama Erdoğan Yunus Emre'den bir şiir okuyunca içim derin bir "cız" etti. Neredeyse yüreğime dokundu; eskilere, gençlik yıllarıma gittim geldim. Merhum, cennetmekân Prof. Dr. Mahmut Esad Coşan Hocamın en sevdiği ilahiyi Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kürsüden okuyordu. Şiirin bir kısmını okudu okumasına da şiirde en can alıcı bölümlerden biri şu dizelerdir:

“Yunus sen bunda meydan isteme
Meydan içinde merdaneler var”

Recep Tayyip Erdoğan siyasi yolculuğunu anlatırken yolun uzaklığını, menzilin çokluğunu, derin sular olduğu için geçidi bulunmadığını söyledi. Yazıya devam etmeden önce isterseniz şiiri bir daha okuyalım:

Yan yüreğim yan
Gör ki neler var canım
Bu halk içinde de canım
Bize gülen var

Ko gülen gülsün
Hakk bizi bilsin canım
Gafiller bilsin de bilsin
Hakk’ı seven var

Her kim pervane
Gelsin meydane canım
Kıyamaz cane de canım
Kimde hüner var

Bu yol uzaktır
Menzili çoktur canım
Geçidi yoktur canım
Derin sular var

Yunus sen bunda
Meydan isteme canım
Meydanlar içinde canım
Merdaneler var

Elbette ki yetiştiği manevi iklim, bugün karşımıza Recep Tayyip Erdoğan'ı çıkarttı. Yoksa İmam Hatip'te okurken Kur'an bülbülü olan, meşin yuvarlağın peşinde koştuğu için babası Hızır Reis'ten dayak yiyen ama inadına futbolu bırakmadığı gibi dini hayata ilişkin rabıtasını da bırakmayan bir Recep Tayyip Erdoğan vardı karşımızda.

Benim bildiğim Recep Tayyip Erdoğan, İskenderpaşa Tekkesine bağlıydı. Tekke dediysem, bu yazıyı okuyan bazılarınızın burun kıvırdığı gibi bir tekke değil... Hani bugün dünyaya caka sattığımız, İsrail'in bile tedirgin olduğu savunma sanayisi var ya; işte bunun temeli bu tekkede atıldı. Nazif Gündoğan'ın tabiriyle “görünmeyen üniversite” orası… O yüzden bugünkü yazımın başlığını "Tekkenin Çocukları" koydum.

Zeyrek Camisi'nde üzerindeki kıyafete baktığınızda çok da yeni olmayan ancak ağzından çıkacak kelimeyi bir avcının kuşu yakaladığı gibi bekleyen üniversiteli gençler vardı. Ferruh Bozbeyli, Necmettin Erbakan, Turgut Özal, Korkut Özal, Recai Kutan, Fehim Adak, Yahya Oğuz hatta Nurettin Topçu gibi isimler, Abdülaziz Bekkine'nin dizinin dibinde, tahta döşemelerin üzerinde iki büklüm İbn-i Haldun'dan Aristo'dan tutun da tasavvuf iklimine kadar geniş bir kültür coğrafyasında gezintiye çıkıyorlardı. Onun yoğurduğu hamur, Mekteb-i Nefise yani Güzel Sanatlar Lisesi mezunu Mehmet Zahid Kotku'nun elinde şekillenecek, pişecek ve toplumun yönlendirilmesine vesile olacaktı. Örülmüş yeleğinin içine diktirdiği cepten, kesesinden kıvırdığı paraları çıkararak Gümüş Motor'un ilk hissesini satın alarak "Müslümanlar makine yapamaz, fabrika kuramaz" diyenlere karşı talebelerini zorlu olduğu kadar Türkiye'nin sanayileşmesi konusunda bir gayretin içine sokmuştu. Tekke diyorsak günümüzdeki tasavvufi hareketler gibi modern bir hayatı, lüks imkânları yoktu; bir çift ayakkabı, bir iki tane elbise...

Tekke'den birkaç örnek daha vereyim: Geçenlerde Sebilürreşad dergisinin düzenlediği merhum Turgut Özal ile ilgili toplantıda, Cemil Çiçek Bey ile beraber kürsüye çıkan Milli Eğitim eski Bakanı Vehbi Dinçerler salona hitaben dedi ki:

"Merhum Turgut Özal'ın 'Halka hizmet, Hakk'a hizmettir' sözü kimindir bilir misiniz?" Söylemesini bekledim; "Abdülaziz Bekkine" ne dedi, gözlerimin içi güldü. Daha sonra "Abdülaziz Bekkine kim?" diye sorduklarında salondan seslendim ve olayı anlattım.

Örneğin; "Fabrika kuran fabrika" sözünü söyleyen Necmettin Erbakan, bu sözü ilk olarak Abdülaziz Bekkine'ye Almanya'nın Aachen kentinden yazdığı mektupta dile getirmişti. Maddi ve manevi kalkınma, Mehmet Zahid Kotku'nun sözüydü; "Hayra motor, şerre fren olma" sözü de...

Böyle bir iklimde yetişti Recep Tayyip Erdoğan.

İskenderpaşa'nın koynunda, hadis sohbetlerinin hamurunda fırına sürüldü. Çocukluk hayali Fenerbahçe Spor Kulübünün Başkanı Emin Cankurtaran ile İskenderpaşa'daki hadis sohbetlerinde tanışmıştı. Onun gibi o dönem İmam Hatip'te okuyan bütün gençler Fenerbahçelidir; Numan Kurtulmuş, Hasan Hüseyin Ceylan gibi... Tekke onlara mistik bir hayatı, bir hırka bir lokma münzevi bir yaşamayı değil; ekonomik olarak kalkınmış, etrafını ve milletini kollayan bir modeli öne sürmüştü. Onun izinden, yolundan gidenlerin 50 yıldır Türk siyasetine hakim olmasının nedeni de istikametlerinin diri, bir o kadar da verimli olmasıydı.

AK Parti grubunda Yunus Emre'nin ilahisini okurken, merhum Mahmut Esad Coşan'ın ilahisi geldi aklıma. Elbette “meydanlar içinde merdaneler” olduğunu en iyi bilen isimlerden biri Recep Tayyip Erdoğan'dır ve tekke adabını almış belki de son siyasi liderdir.

Rahmet-i Rahman'a kavuştu... Merhum Şehit Muhsin Yazıcıoğlu'nun da Esad Coşan Hocaefendi ile sohbetlerini hatırlarım. Kavganın, kurşunların içinden gelmiş, birçok arkadaşını kahpe kurşunlara feda etmiş, idam sehpalarına göndermiş, dehlizlerde işkence görmüş bir siyasinin Hocaefendi'nin sözlerini sünger gibi emmesine az rastlamıyoruz.

Elbette ki birer örnek olarak halen tarikat şeyhi olarak Sağduyu Partisi Genel Başkanı Muhterem Nureddin Coşan'ı, Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Hüseyin Baş'ı unutmuş değilim.

Türkiye’de siyasi İslami hareketin yeni bir muhite yöneldiğinin altını çizmeliyim. Bir dönem tekke diye adlandırdığım geleneğin devlete dahil olmasının aksine, şimdilerde müdahil olma arzuları, girişimleri ve faaliyetleri elbette derin akıntılara kapılmalara zemin hazırlamaktadır. Bunun bedelini 15 Temmuz’da çok ağır yaşadık. Koruma ve kollama yanında müntesiplerine iradelerine göre hareket etme özgürlüğü veren tekke geleneğine karşın; kurşun asker gibi akıllarını cemaat abilerine ve imamlarına sorgusuz sualsiz teslim edenler, merkez sağ başta olmak üzere politikacıların bütün negatif yönlerini mıknatıs gibi üzerine çekmiştir. Bu, "ne pahasına olursa olsun kazanma, rakibini yenme" üzerine kurulmuş anlayışın heyelanlarını görüyoruz.

Bayram bayram bunları yazarken; alimlerin, zahidlerin, manevi iklimin bekçilerinin kentlerin insan öğüten değirmenine kapılmadan kendi köşelerine çekilmesi nedeniyle, artık el yordamıyla... Kendisinden önceki nesillerden devraldıkları bayrağın kıymetini korumak amacıyla istikametlerinin gereğini yapıyorlar. Sağda solda küçük küçük vakıflar, imkânları ve mefkureleri mucibince alanlarına hizmet ediyorlar. Dijital ortamda ne arıyorsan parmak ucuyla ulaşacağın bir dönemde, Kur’an kurslarında bu kadar hafızın yetişmesinin nedenini soranlar oluyor. Türkiye’de 400 bin hafız var. Halen on binlerce hafız yetiştiriliyor. Yürüyen Kur’an olarak hayata, insanın içine karışıyor. Bu yetişmede Kur’an'ı anlama yanında, yaşama ve anlatma gibi tarihi görev de es geçilmemeli.

Bu bakımdan bir dönem başkanlığını yaptığım ANİMDER sonrası kurumsallaşan MİHVAK’ı da önemsiyorum. Hatta geçenlerde Ankara Tevfik İleri İmam Hatip Lisesi’nde, öğrencilere en güzel rol model olacak Büyükelçi Prof. Dr. Hasan Doğan’ın ismi konferans salonuna verildi. Öğrencinin yaşayan, dokunabildiği bir ismin birikimlerinden istifade etmesi önemli olduğu kadar kadirşinas bir adımdır.

Hasan DoğanBüyükelçi Prof. Dr. Hasan Doğan

Su akar yolunu bulur elbette. Artık tabanın çok yönlü akıl karışıklığı içinde olduğunun farkına varmalıyız. Toplumsal bir güven bunalımı yaşadığımız bir dönemde, siyasi İslami hareket içinde kendini ifade edenlerin bundan nasiplendiğini ve kırılmanın yaşandığını görmeliyiz.

Tekkenin çocukları aktif rollerini tamamladıktan sonra gelecek nesillerin nasıl bir yol bulacağını, açacağını “utanmadan” konuşmanın zamanı gelmiş, geçmiştir bile… Ne diyordu Üstad Necip Fazıl:

Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın
Hey gidi Küheylan, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

Eski çınar şimdi Noel ağacı;
Dallarda iğreti yaprak utansın!
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın

Ölümden ilerde varış dediğin,
Geride ne varsa bırak utansın!
Ey binbir tanede solmayan tek renk;
Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın!

Bayram ehline gelir. Bayram ehlini kutlarım.