"Çocuklar söyleneni değil, görüleni öğrenir." Belki de anne-babalık üzerine söylenmiş en doğru cümlelerden biri budur. Çünkü ebeveyn olmanın en zor tarafı, çocuğa doğruyu anlatmak değil; o doğruyu her gün yaşayabilmektir. Bu yüzdendir ki anne-baba olmanın en güç tarafı, çocuk için örnek olabilmek adına önce kendi alışkanlıklarını düzeltmeye çalışmaktır. Bir çocuğa "kitap oku" demek kolaydır. Ama elinden telefonu bırakmayan bir anne ya da babanın bu sözü, çocuk için çoğu zaman bir cümleden ibaret kalır. "Bağırma" derken evde en yüksek sesi kendimiz çıkarıyorsak, "Yalan söyleme" derken telefonda "Evde yok de." diyorsak, "Saygılı ol." derken trafikte ya da günlük hayatta öfkemizi kontrol edemiyorsak, çocuk bizim nasihatlerimizi değil, davranışlarımızı hafızasına kaydeder. Çünkü çocukluk, dinlemekten çok gözlem yapma dönemidir. Çocuklar dünyayı kitaplardan önce anne ve babalarının davranışlarından okumaya başlar. Ev, onların ilk okulu; ebeveynler ise ilk öğretmenidir.
Günümüz toplumunda çocuk yetiştirmeyi çoğu zaman yanlış yerden tartışıyoruz. En iyi okul hangisi? Hangi kurs daha faydalı? Kaç yaşında yabancı dil öğrenmeli? Hangi oyuncak daha eğitici? Elbette bunların hepsi önemlidir. Ancak çoğu zaman gözden kaçırdığımız bir gerçek var: Çocuğun karakterini en çok şekillendiren şey, evde gördüğü yaşam biçimidir. Bugün toplum olarak birbirimize karşı daha tahammülsüz, daha sabırsız ve daha öfkeli olduğumuz sıkça dile getiriliyor. Belki de bunun bir nedeni, çocuklarımıza sabrı anlatırken sabırsızlığı göstermemizdir. Empatiyi öğütlerken başkalarını kolayca yargılamamızdır. Dürüstlüğü överken küçük çıkarlar uğruna doğrulardan vazgeçebilmemizdir. Çocuklar bu çelişkileri fark eder. Üstelik düşündüğümüzden çok daha erken yaşlarda …
Sosyoloji bize önemli bir gerçeği hatırlatır: Toplum, yalnızca yasalarla değil, alışkanlıklarla da şekillenir. Her nesil, kendinden önceki neslin davranışlarını büyük ölçüde devralır. Evde saygı gören çocuk, saygıyı doğal kabul eder. Sürekli tartışmanın içinde büyüyen çocuk ise bunu hayatın olağan dili sanabilir. Yardımlaşmayı gören çocuk paylaşmayı öğrenir; bencilliği gören çocuk ise hayatta kalmanın yolunun yalnızca kendini düşünmek olduğuna inanabilir. Aslında çocuk yetiştirmek, biraz da geleceğin toplumunu yetiştirmektir. Çünkü bugün evlerimizde sergilediğimiz davranışlar, yarının iş yerlerine, sokaklarına, okullarına ve ailelerine taşınacaktır. Bir çocuğun kazandığı her güzel alışkanlık, yalnızca o çocuğun değil, toplumun da kazancıdır. Son yıllarda teknolojinin hayatımıza daha fazla girmesiyle birlikte bu durum daha görünür hale geldi. Aynı sofrada herkesin telefonuna baktığı bir evde büyüyen çocuk için "Birbirimizi dinlemek önemlidir." cümlesi yeterince ikna edici olmayacaktır. Çünkü çocuk, ailenin birbirine ayırdığı zamanı değil, ekranlara ayırdığı zamanı ölçer. Biz fark etmesek de çocuklar, hayatın önceliklerini bizim takvimimizden ve alışkanlıklarımızdan öğrenir.
Belki de bu yüzden iyi ebeveyn olmanın ilk şartı kusursuz olmak değildir. Kusursuz insan yoktur. Önemli olan, çocuğumuzdan beklediğimiz değişimi önce kendimizde başlatabilmektir. Bir hata yaptığımızda özür dileyebilmek, öfkemizi yönetmeye çalışmak, kitap okumaya zaman ayırmak, teşekkür etmeyi ve sabretmeyi günlük hayatın parçası hâline getirmek... Bunların her biri sessiz ama çok güçlü bir eğitim yöntemidir. Çocuklar nasihatlerden çok hatıralar biriktirir. Yıllar sonra anne ve babalarının onlara söyledikleri her cümleyi hatırlamayabilirler. Ama evde hâkim olan huzuru, sevgiyi, saygıyı, merhameti ve birbirlerine nasıl davrandıklarını büyük ölçüde hatırlarlar. Çünkü karakter, çoğu zaman duyulan sözlerden değil, yaşanan hayatlardan inşa edilir. Bu nedenle çocuk yetiştirirken belki de kendimize şu soruyu sormalıyız: "Ben çocuğumun ileride nasıl bir insan olmasını istiyorsam, bugün o insan gibi yaşayabiliyor muyum?" Cevabımız ne olursa olsun, değişim işte tam o soruyla başlar. Çünkü çocuklar gerçekten de söyleneni değil, görüleni öğrenir.