Toplumsal çürüme, sosyolojide geçerli yapının; organik sağlıklılık halini yitirmesi, bozulmaya başlamasıdır. Toplum tarafından üzerinde uzlaşıya varılmış ve onaylanmış değer ve yargılarının sosyoloji üzerindeki etkinliğini kaybederek zayıflamasıdır. Bu durumda önemlinin önemsiz, önemsizin de önemli görüldüğü bir doku hiyerarşisi kaosundan söz edilebileceği gibi toplumsal uzlaşı süreçte zarar görür. Söz konusu sosyolojinin dokusuna yabancı unsurların eklemlenmesi suretiyle toplumun genetiği değişime uğratılabilir. “Kendinden kaçma”, “kendine yabancılaşma” denilebilecek bu doku değişiminde, özellikle idealist norm ve değer sahipleri rahatsız olur, toplumun üzerinde mutabakat ettiği adet, örf, din… gibi geleneği temsil eden yapılar, süreçte ya işlev kaybı yaşar ya da tamamen etki alanlarını kaybederler (Doç. Dr. B. Çınar, Siyer Derg. 3 Mayıs 2025, Toplumsal Çürüme ve Semptomları).

Bu bilimsel tespitlere katılmamak mümkün değildir.

Şu kadar ki bilimsel tespitleri işimize geldiği alanda kabul edip savunmak, işimize gelmediği alanda reddetmek şüphesiz ki ahlaki değildir!

Doğrusu şu ki; yeryüzünde dağılıp çökmüş bütün imparatorluklar ve devletler her şeyleri çok iyi, adil ve doğru işliyorken bir anda dağılıp çökmüş değildir. Toplumsal bozulma ve çürüme Ulema ve umeranın yani aydınların ve yönetenlerin uzun tarihi süreçte üstüste yükledikleri çok sayıda hatalarının sonucudur.

ALLAH'ın son elçisinin vefatından sonra vuku bulan dini bölünmenin etkileri halen devam etmektedir. Emevi ve Abbasi halifelikleri de öyle dağılıp çökmüştür. Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları da.

Büyük devletlerde gücün zirveye yükseldiği aşamalar çürütücü ve bozguncu hatalar ve temelleri için daha uygun zemindir ve iniş zirvede başlayabilmektedir.

Gücünün zirvesine ulaştığı dönemde Osmanlı’da bozulma Yavuz Sultan Selim’in o güne kadar sürekli batıya ilerleyen gaza ve fütühatı durdurup yüzünü batıdan - fütühat ve gazadan- doğuya dönmesi, mezhepçi eğilimle dinde ve toplumda iç çatışmaları başlatan İran’daki Türk İslam Safavilere ve Mısır’daki Türk İslam Memlüklere saldırıları başlattığı dini ve etnik çatışmalar ile keza, Kanuni'nin önce Fransa’ya sonra bütün Avrupa devletlerine verdiği Kapitülasyonların başlattığı ekonomik yozlaşma ile başlamıştır. Bu başlangıcın devamında, üçüncü Padişah olan 1.Murat döneminde başlatılan Devşirmelerin ve II. Beyazıt sonrası hepsi yabancı olan Cariye Sultanların Saray idaresine tahakkümü ile kurucu Osman Bey’in aşireti Karakeçili Aşireti dahil Türkmen Aşiretleri Payitaht-İstanbul’dan kaçırtılmış, doğu ve güneydoğuya Kürtleşmeye itilmiş, (B Çınar'ın ifadesiyle kendi Padişahından kaçıp kendine yabancılaşmış) keza payitahta eklemlenen Arap alimler her türlü teknolojik ve ilmi girişimi küfürdür addettikleri fetvalarıyla terakkiyi engellemiştir. (Nasa'dan 383 yıl önce 1575 yılında kurulan Rasathane Şeyhülislam Kadızade Ahmed Şemsettin Efendi'nin “Şeytan Yuvasıdır oradan meleklerin bacaklarını gözetliyorlar" şeklindeki fetvası üzerine, rasathane Padişahın emriyle 1580 yılında Kılıç Ali Paşa tarafından denizden top atışlarıyla yerle bir edilmiştir. Matbaa küfürdür fetvasıyla yüz yıllarca geciktirilmiş, En son İngiltere Kraliçesinden Sultan Abdülaziz’e hediye gelen payitahtın ilk otomobili şeytan işidir fetvasıyla Boğazın sularına attırılmış,..... ). Zamanla Padişahlık, Saray Entrikalarının, Yeniçeri isyanlarının ve fetva makamlarının oyuncağına dönüşmüş, kalkınma ve terakkiye yönelik her hamle dini fetvalarla engellenmiş, Kanuni’nin kapitülasyonları düyunu umumiyeye ve düyunu umumiye Komisyonlarına dönüşmüş, Kapitülasyoncu devletler Osmanlı devletinin Vergi gelirlerine (egemenliğine) el koymuş, Osmanlı 1.dünya savaşını kaybetmiş, işgal edilip parçalanmıştır !

Bu bakımdan, koca imparatorluğun yıkılışını son sadrıazam-Başbakan Mustafa Reşit Paşaya, İttihat Terakkiye veya benzeri bir iki son dönem saray ehline ve son dönemdeki hatalara bağlayıp, yüzyıllar içerisinde bunlardan beter binlerce devşirmenin-vezirlerin-paşaların, alimliği ilim yapmakla değil babadan oğula miras yoluyla alan binlerce alimliği kendinden mekul alimin ve onlarca Cariye Sultanların, Osmanlı saray yönetimini ve yöneticilerini nasıl devşirdiklerini görememek gaflettir, değilse cehalettir !

Filhakika, diğer Türk beyliklerini Saltanattan uzak tutmak için 1.Murat döneminde (1326-1389) Pençik sistemi ismiyle başlatılıp 2.Murat döneminde (16 Haziran 1404, - 3 Şubat 1451) kanunlaştırılan Devşirme uygulamasıyla tesis edilen askeri ve siyasi sistemle keza, diğer Türk beyliklerini dünürlük-akrabalık yoluyla Salatanata ortak etmemek için uygulanan milliyeti-dini-ailesi-kimliği yok edilmiş köle cariyelerle evliliklerle yüzyıllar içerisinde Osmanlı ailesinin kendisi devşirilmiş ve imparatorluğu yıkılmıştır !

Türk Tarih Kurumu yayınlarında, TDV İslâm Ansiklopedisinde ve tarihsel kayıtlar itibarıyla, Devşirme Sistemi I.Murad zamanında Pençik Kanunu ile başlamış, II.Murad döneminde tam bir kanun halini almış ve kurumsal bir işleyişe dönüşmüştür.

Sistem, gayrimüslim tebaanın çocuklarının asker ve bürokrat olarak yetiştirilmesini amaçlıyordu. Genellikle 3-5 yılda bir yapılır ve 8-18 yaş arasındaki çocuklar seçilirdi.

Devşirilecek çocukların seçiminde genellikle zeki ve eğitimli ailelerden geldikleri, aynı zamanda fiziksel olarak gürbüz oldukları için Papaz çocukları tercih edilenler arasındaydı (!)

Türkler, Kürtler ve Yahudiler ve bazı kişisel özellikler kanun gereği devşirme dışı tutulmuştur.

Bu sistem, Osmanlı Saray Yönetiminde devşirmelerin çoğunluğu teşkil etmesini sağlamış, Osmanlı'nın 215 sadrazamından sadece 78'i Türk asıllı olabilmiş, 137'si ise farklı Milletlere mensup kişilerden olmuştur.

Osmanlı ordusunun kurucu ve temel unsuru olan Türkler Fetihler dönemi boyunca orduda hakim unsur olmuşsa da Devşirme kanunu ve uygulamasının zaman içinde gelişmesi ile Ordu, Türkmen atlıları, eyalet askerleri ve profesyonel yeniçerilerden oluşan karma bir yapı kazanmıştır. Ancak, Türk unsuru sürekli sahada, yeniçerileri payitahtta ve üstte tutan sistem Osmanlı ailesini ve payitahtı ana unsurundan uzaklaştırıp devşirmelerin, cariye sultanların ve sözde alim cühelanın tahakkümüne maruz bırakınca sonuç, ünlü Komutan ve alim Eba Müslim Horasani'nin siyasal alanda çokça atıf yapılan uyarısında olduğu gibi olmuştur.

“Onlar, zarar vermeyeceklerinden emin oldukları için dostlarını (asli unsurlarını) uzak tuttular( hatta kimi karındaş ve dindaşlarını - safavi ve memlükleri ezdiler). Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını (hristiyan çocukları, kimliksizleştirilmiş köle cariyeleri ve imanları ve ilimleri kendinden menkul alimleri) yakın tuttular. Lakin yakınlaştırılan düşman dost olmadı ama, uzaklaştırılan dost düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince de yıkılmaları mukadder oldu."