İran'ın nükleer programının kilit isimlerinden kabul edilen Muhsin Fahrizade'nin, Tahran'da aracına düzenlenen saldırıda hayatını kaybettiğini öğrendikten sonra seneler önce izlediğim Bitter Rivals belgeselini hatırladım.
Osmanlı Devleti bölgedeki otoritesini kaybettiğinden beri Orta Doğu karmakarışık halde. Devlet savaşları, iç savaşlar, devrimler, darbeler, terörist eylemler… Bugün dahi dönüp baktığımızda bölgede ne olup bittiğini anlamak güç. Sorunun nedeni milletlerarası çıkar mı? Mezhep savaşları mı? Petrol paylaşılmazlığı mı? Batı ülkelerinin menfaatleri mi?
Bitter Rivals belgeseli de bu çölde en çok toz kaldıran iki deveyi; yani İran ve Suudi Arabistan'ı baz alarak olayları birçok yönden incelemeye çalışıyor.
Belgesel 1953 Ajax Operasyonu ile başlıyor. Operasyon, İran'ın demokratik yollarla seçilen başbakanı Muhammed Musaddık'ı devirip Pehlevi ailesini yeniden başa geçirmeyi amaçlıyor. Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'nin başrol oynadığı operasyonlardan biridir. Bu operasyon başarısız olsa dahi sonrasında 1979 İran İslam Devrim'ine ön ayak oldu. İlk etapta İslamcı bir devrim olarak ortaya çıkmayan bu hareket, Şah karşıtı olarak yorumlanıyordu. Hatta İran'lı solcular ve sosyalistler Şah'ı devirdikten sonra sosyalist bir İran kurabileceklerinin hayalini kuruyordu. Hümeyni, Paris'e yerleştikten sonra yaptığı açıklamalarda demokrasi destekleyici, kadın haklarını savunan, bağımsız İran isteyen bir ülke arzusunu dile getiriyordu. Bu açıklamaları sayesinde İran'lı solculardan dahi destek alabilmişti. Özellikle bu gelişmelerden sonra İran'daki İslamcı taraflar iyiden iyiye kendini belli etmeye, kemikleşmeye, örgütlenmeye başlamıştı. Ancak hala halk bunun bir İslam devrimine dönüşeceğini pek kestiremiyordu.
Şüphesiz, Hümeyni'nin ülkeye gelişi yakın dünya tarihinin epik olaylarından biridir. Hakeza 1979 yılı da öyle. Dönemin subayı, şimdinin şirket milyoneri Mohsen Rafighdoost bu anları ''Hayatımın en kıymetli 3 saat 20 dakikasıydı'' şeklinde özetler. İran Dışişleri Bakanı Javad Zarif, devrimin halk üzerindeki anlamını bir haysiyet, kimlik meselesi olarak yorumlar. Dış güçlere (özellikle batı) atılan bir tokat, hakkıyla kazanılmış bir özgürlük olarak tanımlar. Hümeyni'nin dile getirdiği istekler de benzerdi. Kısaca, Amerika'yı Orta Doğu'dan atmak, İslami Devrimi'ni yaymak, Batının kültürel, politik, askeri ve ekonomik etkisinden kurtulmak…
Bu istek ve temennilerin halk tabanında karşılık bulduğunu söylemek yanlış olmaz. Devrimin yıl dönümünde -11 Şubat- yapılan gösterilerde, meydandaki bir çocuğa ''Neden bugün buradasın?'' diye sorulduğunda ''Ülkem için. Çünkü benim ülkem Dünyadaki en iyi ülke ve Amerika'yı alt ettik.'' cevabını veriyor. Hümeyni'nin tüm otoriteyi ele almasını sağlayan olay da Amerika ile yaşanan rehine krizi. Devrimden önce, Orta Doğu'da Arap milliyetçiliği ve sosyalist hareketler etkinken devrimden sonra İslami yapılanmalar masadaki tek seçenek haline geldi. Bu sıçramadan en çok çekinen ülke de Suudi Arabistan oldu. Suudi diplomat devrimden sonra Şah'ı görmeye sarayına gittiğinde, Niavaran sarayında elektriklerin dahi olmadığını, jeneratörleri çalıştıracak mazot bulamadıklarını anlatıyor.
İran Devrimi öncesinde keskin bir mezhep ayrımı yokken devrimden sonra bölgeyi şekillendiren en büyük etkenlerden biri de mezhepler oluyor. Yedinci yüzyıldan beri bölgede birlikte yaşayan Şii ve Sünnilerin arasındaki bu şiddet de son yarım yüzyılda ortaya çıktı. Bu modern ve politik bir şiddet, İran ve Suudi Arabistan arasında bir güç çıkmazı. İslam dünyasını ve Orta Doğu'yu kontrol altına almak için. Bu güç çıkmazı 40 sene önce İran'da Hümeyni'nin İslam Devrimi ile başladı.
Peki Hümeyni'nin gücü neye dayanıyor? Özellikle halk tarafından hala sahiplenmesinin sebebi nedir?
Yakın geçmişteki liderler incelendiğinde çeşitli benzerlikler görürüz. Hitler, Stalin, Tojo, Zedong...
Tüm bu liderler bir günah keçisine sahipti. Otokrasilerini ve propagandalarını da bunun üzerine kurdular. Hümeyni'nin keçisi de ABD idi. Halkı anti ABD tavrı ile tavlamayı yıllarca devam ettirdi. Suudi Arabistan ile olan münakaşayı buradan ele alırsak çok da yanlış olmaz.
İran Dışişleri Bakanı Javed Zarif, bölgede olan, İran'ın suçlandığı neredeyse her konuyu Suudi Arabistan'ın üzerine yıkıyor. Ve açık açık da Suudların Saddam'a 8 yıl boyunca yardım ettiğini, El Kaide'yi desteklediğini, IŞİD'i ve El Nusra'yı yarattığını söylüyor.
Aynı şekilde Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adel Al-Juber de İranlıların terörü yaydığını, fonladığını, İran'ın uluslararası hukuk kurallarını çiğnediğini, 1979 yılından beri sürekli agresif tavırlar sergilediğini söylüyor.
Belgeseli izlerken en çok hoşuma giden şey bu kadar üst düzey yetkililere sorulan bu sorulardı. Ve elbette cevapları. Bakanların, diplomatların, generallerin nasıl kalıplaşmış konuştuğunu, nasıl kolaylıkla yalan söyleyebildiğini görmek çarpıcıydı. Daha önce tek taraflı dinlediğimiz konuları ve olayları birinci ağızlardan duymak belgeselin başarısının anahtarlarından biri. Yine en dikkat çekici noktalardan biri de Javed Zarif'in şu sözleriydi:
''Bu gerçeği gözden kaçırmamamız gerekiyor. Birleşmiş Milletler, Batılı Devletler, bütün büyük güçler Suudi Arabistan'ı destekledi. Bize ambargo koydular. Bütün medya kanallarıyla üzerimize geldiler. Yalan söylediler. Politik, ekonomik ve siyasal ne kadar güçleri varsa saldırdılar. İran'ı gücünden etmeye çalıştılar. Ancak hala biz Orta Doğu'daki en güçlü ülkeyiz. Bu size bir şey anlatmalı. – Demek ki biz haklıyız. Demek ki onlar hatalı şeyler yaptı.''
Yakın gelecekte Orta Doğu'da ne olacağı meçhul. Kimin kaybedip kimin kazanacağı da…
Develer tepişince her yer toz olurmuş. Orta Doğu çölünü en çok toza dumana boğan iki devlet de İran ve Suudi Arabistan.
Belgesel link: https://www.pbs.org/wgbh/frontline/film/bitter-rivals-iran-and-saudi-arabia/