Türkiye İç Denetim Enstitüsü Kurucu ve Onursal Başkanı

Geçen hafta Erzincan'ın İliç ilçesindeki altın madeni sahasında yaşanılan toprak kayması felaketiyle, tekrar başka bir acının içinde bulduk kendimizi.

Yakın tarihimizde daha önce yaşanılan maden faciaları ve deprem felaketlerinde olduğu gibi yine cevap bekleyen sorular, sorgulanması gereken konular varsa, yapılması gerekenler felaket sonrası konuşulan konular oluyorsa, sözün bittiği yerdeyiz. O halde, sözde değil, özde bir şeyler yapılması gerekir diye düşünmeliyiz.

Özünü kendi yaratan varlık insan olduğu için bireysel ve toplumsal sorumluluklarımızın farkında olarak hareket etmeliyiz.

Bu düşüncelerden hareketle belleğimde yıllar öncesine ait canlanan bir anekdotu paylaşmak istiyorum. Yaklaşık 60 yıl önce babamdan dinlediğim bu olay, babamdan öğrendiğim en önemli yaşam dersleri arasında yer alıyor. Yıllar öncesi yine yaşadığımız benzeri bir felaket sonrası kaleme aldığım olayın hikayesinden tekrar söz etmek düşündürüyor insanı.

Babam inşaat ustasıydı.

Bir binanın onarım işi için kurulu iskelede çalışırken işçinin elinden keseri alırken, keserin elinden düşmesiyle o sırada anne ve babası ile birlikte yoldan geçen bir kız çocuğunun başını elinden düşürdüğü keserin hafifçe sıyırmasına sebep olduğu olayı anlatırken, duyduğu üzüntü halen gözümün önünde...

Yaşanan olay ciddi bir sorun olmadan hallolmasına karşın, olayın üstünden saatler geçmesine rağmen babam olayı unutamamış, istemeyerek neden olduğu bu olayın olumsuz olabilecek sonuçlarını düşünerek böyle bir olaya sebep olduğu için üzüntüsünü akşam eve döndüğünde biz ailesi ile paylaşmıştı.

Babam, muhtemelen bu olayı değerlendirirken bizleri, bizim başımıza böyle bir olay gelirse ne kadar üzüleceğini düşünüyordu. Kendini çocuğun anne ve babasının yerine, çocuğu da bizim yerimize koyuyordu. Sorumluluk duygusu, empati ile birleşince babamın üzüntüsünün de arttığına tanık olmuştum.

Babam, eylemleri nedeniyle gerçekleşmese bile gerçekleşme riski olabilecek bir davranıştan dolayı sorumluluk duymuştu.

Çalışma arkadaşları gibi annem de olayın görünmez kaza olduğunu, bilinçli olmadığını söyleyerek babamı teselli etmeye çalışmıştı.


Çalışma etiğinin teorik birçok açıklaması bulunup, bu konuda değişik deneyimlere sahip olsam da babamın tanık olduğum üzüntüsüne vesile olan olay, benim için çalışma etiği konusunun özünü oluşturuyor.

Babamın keseri ile sembolleştirebileceğim olaydan öğrendiğim birkaç konu var.

Bunlardan ilki, babam, mesleğini icra ederken, kullandığı keseri, istemeden yolda geçen birine ufak bir zarar vermişti. Babam, kendini bundan dolayı sorumlu hissetmişti. Yani kişi eylemleri nedeniyle yol açtığı olayın sonucundan sorumludur.

İkincisi, yaşanan olayın daha kötü sonuçlanması da mümkün olabilirdi. Babam, bu ihtimali düşünmüş, olmamış bir olayın olma ihtimalinden rahatsız olmuştu. Bu da, kişilerin, çalışırken, gerekli bütün tedbirleri almaları gerektiğinin zorunluluğunu ifade ediyor.

Üçüncüsü de, babam, bizleri bu çocuğun yerine, kendini de anne ve babanın yerine koyarak empati yapmış, keser başımıza çarpmış ve olay canımıza mal olmuş gibi hissediyordu. Bu da herhangi bir olayda, olayın diğer tarafı ile empati kurmak, kendimizi onun yerine koymak anlamına geliyor.

Eylemlerin sorumluluğunu kabul etme, gerekli tedbirleri alma ve eylemlerden etkilenen kişilerle empati kurma olarak özetleyebileceğimiz bu üç ilke, benim çalışma yaşamımda dikkate aldığım çalışma anlayışımın üç önemli prensibini ifade ediyor.

Babamdan dinlediğim bu anekdot, neyi nasıl yaparsam yapayım, neden olduğum olayların sonuçlarından sorumlu olmam ve davranışlarımdan nasıl etkilenileceği konusunda empati duymam gerektiğini bana öğretti.

Uzun lafın kısası;

Son dönemde yaşanan ve yaşanmakta olan bazı olaylarda ise; sorumluluğu taşıması, bu olaylardan aldığı derslerle kamuoyuna örnek olması gereken kişilerin bu sorumluluklarından kaçındıklarına şahit oluyoruz. Deyim yerindeyse keserin sorumluluğunu almak yerine, sorumluluğu başkalarına yüklemek yoluna gitmekte, nalıncı keseri olmayı tercih etmektedirler.

Halk arasında nalıncı keseri olarak bilinen deyim, sadece kendini düşünmeyi, her durumu ve olayı kendi çıkarı açısından değerlendirmeyi ifade ettiğinden toplumsal olarak, aile kalmak, iyi bir yurttaş olmak anlayışı ile bir arada yaşama kültürünün gelişimini olumsuz etkilemektedir.

Unutulmamalıdır ki onurla bitirilmesi gereken en asil görev hayattır. Bunun da yolu hayatın bütün alanlarında, nalıncı keseri gibi kendine yontan değil, insan-ı kamil olmak için kendini yontan, özünü geliştiren olmaktır.