Dünyada yüksek öğretim, öğretimin diğer aşamalarında da olduğu gibi, hızlı bir şekilde kabuk değiştiriyor. Bu değişim, yalnızca dersliklerde kullanılan teknolojinin yenilenmesi ya da uzaktan eğitimin yaygınlaşması anlamına gelmiyor. Asıl dönüşüm, öncelikle bilginin nasıl üretildiği veya tartışıldığı ve dahası ne işe yaradığı sorularında yaşanıyor.
Aslına bakacak olursanız bugün birçok akademik çalışma, bilgisayar klavyelerinin tuşlarından gelen klik seslerinin ardından derin bir ölüm sessizliğine bürünüyor. Büyük emeklerle hazırlanan yüksek lisans ve doktora tezleri, çoğu zaman okunmayan kütüphane raflarında ya da tez sitelerinde sıra sıra dizilerek elektronik çöplüğün âdi bir nesnesi hâline geliyor. Oysa bir tezin değeri, yalnızca tamamlanıp teslim edilmesinde değil; daha yazım aşamasındayken bile tartışma masalarının ana öznesi ya da nesnesi hâline gelip başka zihinlerde bir devinim kazanıp kazanamamasında saklıdır.
Bilim, kapalı kapılar ardında doktorant ile danışmanın tek başına yazdıkları metinlerden ibaret değildir. Peki nedir bilim? Bilim; soru sormaktır, itiraz etmektir, yeniden düşünmektir, birlikte anlam kurmaktır. Bir tez, yalnızca bir öğrencinin bireysel çabası olarak değil, akademik topluluğun ortak zihinsel emeği olarak gelişmelidir. Yazılan her bölüm, ortaya atılan her iddia, kullanılan her kavram; farklı bakışlarla sınanmalı, eleştirilmeli ve aşamalı bir şekilde olgunlaşmalıdır.
Fransa’da bulunduğum 2000’li yıllarda, kampüsü Paris’te bulunan ve akademik alanda önde gelen uluslararası kurumlardan biri kabul edilen EHESS’te -École des Hautes Études en Sciences Sociales- (Sosyal Bilimler Yüksek Tahsil Okulu diye çevirebiliriz) bu anlayışın canlı örneklerini görme fırsatım oldu. Doktorantların da yer aldığı, hocaların ve alan uzmanlarının katıldığı yuvarlak masa toplantılarına zaman zaman iştirak ederdim. Belli aralıklarla düzenlenen bu seminerlerde, doktora adayları kendilerine verilen metinlerden ya da konulardan hareketle belirli bir ana temayı tartışır; kimi zaman yalnızca dinleyici olmaz, bazen kendileri bazen de fikirleri doğrudan tartışmanın aktif öznesi/nesnesi hâline gelirdi. Masada hocalar da bulunur, öğrenciler ile öğretim üyeleri karşılıklı olarak fikirlerini açıkça ortaya koyarlardı.
Yaklaşık on beş, yirmi kişinin katıldığı bu toplantılar çoğunlukla altmış-doksan dakika sürer; söz alanların çoğalması hâlinde yüz hatta yüz yirmi dakikaya kadar uzadığı olurdu. Aylık belli periyotlarla gerçekleştirilen bu buluşmalarda dikkatimi en çok çeken husus, konuların sorularla açılmasıydı. Doktora öğrencileri zaman zaman kısa sunumlar yaparlardı ancak asıl önem verdikleri şey yorum taşıyan, tartışmayı genişleten sorular sormaktı. Bu sorular, seminerin yönünü belirler; katılımcıları düşünmeye, farklı fikirler karşısında pozisyon almaya ve yeni bağlantılar kurmaya davet ederdi.
Sormak işin özüdür. Sorusu olmayanın cevabı da olamaz.
Bugün eğitim sistemlerinin en büyük ihtiyacı, öğrencileri yalnızca cevap veren bireyler olarak yetiştirmek olmamalı. Eğer öyle olsaydı yapay zeka denilen mefhum, insanlığın tüm ihtiyacını karşılardı. Oysa asıl ihtiyaç; doğru soruyu sorabilen, belirsizlik karşısında düşünebilen, farklı görüşlere kulak verebilen ve birlikte çözüm üretebilen, duyan, duyumsayan bireyler yetiştirmektir. Bu nedenle eğitim, bilgi aktaran tek yönlü bir süreç olmaktan çıkarak; sorgulayan, tartışan, üreten ve dönüştüren bir öğrenme ortamına evrilmek zorundadır. İçselleştiremediğiniz her bilgi aslında beyinde yer kaplayan sinaptik izlerden başka hiçbir şey değildir.
Eski kuralların ve tahmin modellerinin geçerliliğini yitirdiği, “tek sabitin değişim olduğu” tarihî bir döneme tanıklık ediyoruz. Bu durum, bilim adamlarınca sosyolojide ve iş dünyasında “VUCA” kavramı ile açıklanıyor. İlerleyen günlerde bunu daha detaylıca ele alacağım ama kabaca şu demek: Oynak, belirsiz, karmaşık ve muğlak bir dünya[1]. Bu büyük kabuk değişimini ve bilinmezliği tetikleyen temel dinamikler ise oldukça açık:
Karşı koyulamayan bu teknolojik sıçrama; yapay zekâ, kuantum bilgisayarlar ve biyoteknoloji ya da nanoteknoloji aracılığıyla insanlığın sınırlarını yeniden çiziyor. Tüm bu karmaşanın içerisinde iklim krizi, alışık olduğumuz coğrafi, sosyal ve ekonomik dengeleri kökten sarsıyor. Jeopolitik kırılmalar, eski güç merkezlerini zayıflatırken çok kutuplu, anlaşılmaz ve yeni ittifaklara dayalı bir dünya düzeni oluşturuyor. Ekonomik dönüşüm ise geleneksel iş modellerini, para sistemlerini ve üretim zincirlerini dijital ve yeşil ekonominin ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendiriyor.
Böyle bir dünyada eğitimin görevi, çocuklara ve gençlere değişmeyecek bilgiler öğretmek olmamalı. Çünkü değişmeyen bilgi neredeyse kalmamıştır. Eğitimin temel görevi; değişim karşısında ayakta kalabilecek zihinsel, duygusal ve sosyal becerileri kazandırmaktır.
Bu yeni dünyaya uyum sağlayabilmek için öncelikle esneklik kasımızı geliştirmemiz gerekiyor sanırım. Sabit planlara sıkı sıkıya bağlanmak yerine, değişen şartlara hızla uyum sağlayabilecek esnek stratejiler geliştirmeliyiz. Sürekli öğrenmeyi yalnızca diploma alıncaya kadar devam eden bir süreç olarak değil, hayatın ayrılmaz bir parçası olarak görmeliyiz. Öte yandan bilinmezliklerle dolu böylesi kaygan bir zeminde kaygı yönetimi artık bireysel bir tercih değil, eğitim sistemlerinin üzerinde durması gereken temel bir beceri alanıdır. Bilinmezliğin yarattığı stresi inkâr etmek yerine, kontrol edemeyeceğimiz unsurları kabullenmeli; kontrol edebileceğimiz adımlara odaklanmayı öğrenmeliyiz. Soru sormak yine bu süreçte en büyük yardımcımız olacaktır; emin olun!
Bu noktada üniversiteler için de yeni bir sorumluluk doğuyor. Üniversiteler, yalnızca diploma veren kurumlar olmaktan çıkmalı; düşüncenin dolaşıma girdiği, soruların ciddiyetle ele alındığı, öğrencilerin hocalarıyla aynı masaya oturabildiği canlı, entelektüel, dinamik mekânlara dönüşmelidir. Tezler teslim edilmek için değil, tartışılmak ve Karl Popper’ın da dediği gibi bilgiyi yanlışlamak için yazılmalıdır. Bu bağlamda bilimsel çalışmalar esnasında gerçekleştirilmesini öngördüğümüz o seminerler beş kişilik dar tez izleme modellerinin dışına çıkmalı, formaliteyi yerine getirmek için değil; ortak aklı büyütmek için kurgulanmalıdır.
Soru sormak demişken; eğitimde yeni çağın temel sorusu şudur: Öğrencilerimize ne kadar bir bilgiyi içselleştirmelerini sağlayarak yükleyebildik? Ancak bundan daha da önemli bir soru var: Bunu yaparken onları ne kadar düşündürdük, ne kadar soru sordurduk, ne kadar tartışma imkânı verdik?
Geleceğin dünyasında başarılı olacak bireyler, her cevabı ezberleyenler değil; doğru soruyu zamanında sorabilenler olacaktır. Çünkü soru, yalnızca bir merak belirtisi değildir. Soru, düşünmenin başladığı yerdir. Ve belirsizliklerle dolu bu yeni çağda, eğitim; yapay zeka ile değil ancak soru sormayı merkezine aldığında gerçek anlamda dönüştürücü olabilir.
--------------------------------------
[1] İngilizce şu sözcüklerin baş harfleri: Volatility (Değişkenlik), Uncertainty (Belirsizlik), Complexity (Karmaşaklık), Ambiguity (Muğlaklık)