Akşamları spordan dönerken Kadıköy-Bostancı arası sahil yolunu kullanıyorum. Fenerbahçe-Caddebostan arasında, denizin bile görünmediği bazı noktalarda hemen her akşam aynı sahne var: Yol kenarına çekilmiş otomobiller, açık bagajlar, çekirdek, içecek ve gruplar hâlinde bekleyen gençler. Gelen geçen arabaların içindekilere bakmaktan başka bir aktiviteleri olmayan bu gençlerin varlığı başlarda insana garip geliyor. Arabanızın içine içine bakan meraklı gözlerden rahatsız da olsanız bir zaman sonra başka bir sorunun varlığı insanın beynini kemiren bir örümceğe dönüşüyor ve insan ister istemez garipsemekten vazgeçip kendine şu soruyu sormaya başlıyor: “Birkaç yüz metre ötede deniz, park, ağaçlar ve adalar manzarası varken neden asfaltın, egzozun ve trafiğin yanı başı?”

Uzunca bir zaman düşündüm. Üniversitede verdiğim derslerde öğrencilerimin sergiledikleri bazı davranışlarıyla ve özellikle son yıllarda giderek daha az sayıda gencin eğitime, üniversiteye eğilim göstermesi ile bu gençlerin davranışları arasında bağ kurmaya çalışırken deli sorular aklımda uçuştu durdu.

Bazı cevaplara ulaştım sanırsam. Ama öncelikle söylemeliyim ki mesele kesinlikle manzara değil!

Erving Goffman, gündelik hayatı bir sahneye benzetir. İnsanlar yalnızca oldukları kişi değildir; aynı zamanda başkalarının önünde bir “benlik” sergilerler. Bu gençlerin, yol kenarındaki buluşmaları da tam olarak böyle okunabilir. Otomobil burada ulaşım aracı olmaktan çıkar, kimliğin parçasına dönüşür. Açık bagaj küçük bir salon, arkadaş grubu oyuncu kadrosu, yoldan geçen yüzlerce araç ise seyirci rolündedir. Belki de bu yüzden deniz kenarı yeterince cazip değildir. Çünkü orada insan manzaraya bakar. Burada ise manzaranın ta kendisi olur.

Anlaşılan o ki modern kent gençliği bazen güzel bir yer aramıyor, daha çok görünebileceği, kendini gösterebileceği bir sahne arıyor. Goffman üzerinden baktığımızda yol kenarındaki gençlik kültüründe “gelecekte ne olacağım?”dan çok “şu anda nasıl görünüyorum?” sorusu önem kazanıyor olmalı. Otomobil, arkadaş çevresi, görünürlük ve sosyal medya mantığı, kişinin statüsünü bugün sergileyebilmesine imkân veriyor.

Üniversite ise bunun tam tersine ertelenmiş bir ödül vaat ediyor: Dört yıl oku, diploma al, sonra belki iş ve statü kazan (ki ulaşmak nerdeyse imkansız). Eğer genç kuşak; üniversite diplomasının geçmişteki kadar güçlü bir sosyal yükselme sağlayacağına inanmıyorsa, doğal olarak bu denli uzun vadeli yatırımın cazibesi de azalmış olabilir kanımca.

Burada sosyolojide “diploma enflasyonu” dediğimiz olgu devreye girmektedir: Üniversite mezunlarının sayısı arttıkça diplomanın tek başına ayırt edici değeri düşer. Genç, “Dört yıl okuyacağım ama sonunda ne değişecek?” diye düşünmeye başlayabilir. Buna ekonomik belirsizlik de eklenince, gelecek yöneliminden bugüne yönelim giderek güçlenebilir. Uzun vadeli kariyer planı, akademik başarı ve meslek edinme yerine daha kısa vadede tatmin sağlayan geçici şeyler önem kazanır: Örneğin; arkadaş çevresi, otomobil, tüketim, görünürlük, eğlence, sosyal medya ve “anı yaşama”.

Bu noktada Zygmunt Bauman'ın Can Yayınlarından çıkan “Akışkan Modernite” eseri en az Goffman kadar açıklayıcı bir pencere sunuyor bizlere[1]. Bauman eserinde; kurumlara, mesleklere ve uzun vadeli kimliklere bağlılığın zayıfladığı; kimliğin daha geçici tüketimler ve yaşam tarzları üzerinden oluşturulduğu belirsizlik üzerine kurulu bir toplumdan söz eder.

Her akşam yol kenarında gördüğüm genç, “Ben ileride mühendis, doktor, avukat olacağım” diyerek kimlik kurmak yerine “Ben şu arabayı kullanıyorum, şu çevredeyim, şu kıyafetleri giyiyorum, şu insanlarla takılıyorum” üzerinden kendisini tanımlıyor olmalı.

Belli ki gelecekte kazanılacak kurumsal statünün yerini, giderek hemencecik elde edilen görünür sosyal statü alıyor. Üniversite, genç bir insana ‘dört yıl sonra kim olacağını’ vaat ediyor; yol kenarındaki açık bagaj ise ona oracıkta ve bu akşam kim olduğunu gösterme imkânı veriyor. Üniversitede ders anlatırken gözlemlediğim öğrencilerin bilime ve bilgiye olan yaklaşımında da yol kenarında kendi eğlenme kültürünü yaratan gençlerde de Polonya asıllı sosyolog Bauman’ın “Akışkan Modernite”sinde vurguladığı nerdeyse tüm unsurları görmek mümkün. Geleneksel kalıpların yerini, bireyin kendi seçtiği yaşam biçimlerine bıraktığı dünyamızda küreselleşmiş topluma katılım, tıpkı eski dönem kervansaraylarının yolcuları kabul etmesi gibi, kendi duruşuna sahip olan ve bunun maddi imkânlarını karşılayabilen herkese açıktır. Ama bunlara sahip değilseniz kervansarayda yeriniz yok!

Bauman’a göre bunun sonucunda, kalıcı olana (ya da geleneksel olana diyelim isterseniz) bağlanmak yerine sürekli değişmeye; süreklilik yerine geçiciliğe ve sağlam bağlılıklar yerine geçici ilişkilere önem veren normatif bir zihniyetin ortaya çıkması kaçınılmaz.

Eskiden kalıcılık, sadakat, uzun süre aynı işte çalışma, aynı yerde yaşama, uzun ilişkiler ve güçlü bağlılıklar makbul sayılırken; akışkan modernitede değişebilmek, hareketli olmak, seçenekleri açık tutmak ve hiçbir şeye fazla bağlanmamak giderek daha “doğru” ve “çağa uygun” davranış gibi görülüyor.

Bu yeni yaşam tarzı ise kişiyi, kendi yarattığı varoluşsal bir hapishaneye sürükleyebilir.

Ne dersiniz gençler?

Deli sorular!!


[1] Bauman, Z. (2019). Akışkan modernite. Can Yayınları.