Belli bir konuda var olan Kur'an ayetleri ve hadisler İslam fıkhında Nass olarak ifade edilir

Kur'anda ve hadislerde açık bir kural - bir hüküm bulunmayan konularda da var olan ayet, hadis, örf ve adet hükümleri ile toplumsal olaylar ve ihtiyaçlar çerçevesinde akıl yürütülerek çıkarılan genel geçer yaklaşım da içtihat olarak ifade edilir.

Bütün hukuk sistemlerinde de bu böyledir. Kanunlarda açık bir kural - bir hüküm bulunmayan konularda var olan kanun, örf ve adet hükümleri ile toplumsal olaylar ve ihtiyaçlar çerçevesinde akıl yürütülerek çıkarılan genel geçer yaklaşım içtihat olarak ifade edilir.

İslam fıkhında bir konuda ayet veya hadis varsa o konuda içtihat yapılamayacağı hususu İslam hukuk usulü (fıkıh usûlü) âlimlerinin üzerinde ittifak ettiği ortak bir metodoloji kuralı olarak geçiyor. Bu fıkıh hükmü diye Osmanlı mecellesine de (14.Md.olarak) girmiştir.

Oysa nassın da akıl yürütmeye açık olduğu hususu bizzat Kur'anda yüzlerce defa sorulan "hiç akıl etmezmisiniz-hiç akıl yürütmezmisiniz" veya yüzlerce ayette geçen "kur'an akıl sahipleri içindir", "bunda akıl sahipleri için deliller vardır" gibi ifadeler ile bilinmektedir. Kaldı ki Kur'anda (enfal 22'de), ALLAH'ın en sevmediklerinin akıl yürütmeyenler olduğu da ayrıca vurgulanmıştır. Keza, Melekler Ademin aklı karşısında secde ettirilmiş, Hz. İbrahim aleyhisselam da diğer bütün peygamberlerden farklı olarak sorgulayıp akıl yürüterek ALLAH'a imana ulaştığı için tüm insanlığa imam kılınmıştır.

Dünyada latin alfabesini kullanan çok sayıda toplumlar var ve her birinin kendine özgü ve ayrı dilleri vardır (fransızca, almanca, ingilizce, Türkçe, İspanyolca, italyanca, Macarca, fince... gibi).

Arap alfabesini de kullanan çok sayıda toplumlar var ve her birinin kendine özgü ve ayrı dilleri vardır.

Ama Kur'an Arapçası bütün bunların da ötesinde alfabe harfleri temelde arapça olsa da grameri, cümle yapısı ve kelime hazinesi farklıdır.

Arap alfabesindeki tüm harfler sessiz kabul edilir. Metinlerde kısa ünlüler (üstün, esre, ötre) kullanılmaz .

Ama Kur'an-ı Kerimin tüm metni sonradan harekelendirilmiştir.

Kur'an-ı Kerim'e harekelerin Ebü'l-Esved ed-Düelî (ölümü 688) tarafından monte edildiği rivayet edilmektedir. Bu konuda başka dilcilere ve arap şairlere de atıf yapılmaktadır. Ebü'l-Esved ed-Düelî peygamber zamanında yaşadığı ve en yaşlılardan olduğu halde peygamberi hiç görmediği için peygambere iman eden sahabeden değil, islama tabi olan tabiinden kabul edilir. İslamiyet'in farklı milletlere yayılmasıyla ortaya çıkan hatalı ve farklı okumaları önlemek amacıyla Muaviyenin Halifeliği ve saltanatı döneminde Ebü'l-Esved ed-Düelî tarafından Kur' an harflerine hareke işaretleri eklenmiştir. Kur'an alfabesine harekelerin Haccac (Haccacı zalim) tarafından eklendiği de rivayetler arasındadır.

Bu gramatik eklemelerle Kur'an, bir arap için de ayrıca tercüme edilmesi gereken kendine özgü bir metine dönüştürülmüştür. .

Dolayısıyla belli bir konuda kur'an ayetlerinin var olması o konuya ayet doğrultusunda açıklama getirilmesi için o konuda ayrıca içtihada (yoruma) gerek olmadığı düşüncesi doğru değildir çünkü, ayetlerin anlamlandırılması, tercüme edildikleri dönemin ilmi seviyesine göre, tercüme eden toplumunun o dönemde ki algılarına, örf ve adetlerine göre, toplumun kültürüne ve o günkü siyasi iklimine göre farklılık gösterebilmektedir.

Tarihsel olarak İslam dininde ilk tefsirler de ilk içtihatlar kısmen ve çok cüz'i olarak ilk dört halife devrinde ama ağırlıklı ve kapsamlı olarak Mekke’nin fethiyle kesin olarak teslim olmak zorunda kalana kadar İslamla ve peygamberiyle savaşan ve İslam’dan önce de Peygamberin kabilesi Haşimoğullarına düşman ve rakip olan Ümeyye oğulları kabilesi başkanı Ebu Süfyanın oğlu Muaviye zamanında ve doğal olarak Arap hukuku ve Arap örf ve adetleri çerçevesinde yapılmış ve oturtulmuştur. Günümüz İslamı bu tefsirler üzerine inşa edilmiştir.

Muaviye’den sonrasında ise içtihat yapılamaz diye bu tefsirlerin doğruluğu veya yanlışlığı da tartışılamamış, tefsirler de güncellenememiştir.

Güncelleme yönünde ki tüm teşebbüsler İslam tarihi boyunca malesef geleneksel yaklaşımlarla bastırılmıştır ve bastırılmaktadır. Bu yolda Hallac'ın kafası kesilmiş, İbni Arabi yok edilmiş, İmamı Azam hapislerde çürütülüp öldürülmüştür. Günümüzde de bu yönde adım atan veya açıklama yapan figürler ve liderler de aynı hakim tepkiler karşısında geri adım atmak zorunda kalmaktadırlar.

Örneğin, Sayın Cumhurbaşkanımız 2018 yılındaki bir Dünya Kadınlar Günü konuşmasında, İslam'ın 14-15 asır önceki hükümleriyle günümüzde uygulanamayacağını belirtmiş ve İslam'ın güncellenmesi gerektiğini vurgulamıştır. Ancak bu ifadeler, belirttiğimiz egemen yaklaşımdan çok sert tepkiler almıştır. Bu tartışmaların büyümesi üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Dinde reform aramıyoruz" diyerek sözlerinin yanlış anlaşıldığını belirtip geri çekilmiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı da bazı şekli uygulamaların günün şartlarına göre fetva yoluyla esnetilebileceğini savunsa da kendileri dahi bu konuda sessiz kalmayı tercih etmektedirler.

Mesela Kur'anı Kerimde geçen "meleket eymanukum" ifadesi, başlangıçta ve özellikle Muaviye döneminde Arap örf ve adetleriyle yorumlanarak 1365 yıldır bütün İslam aleminde "elinizin altındaki köle ve cariyeler" olarak tercüme edilip ilgili ayet (meariç-30) köle ve cariyelerle her türlü cinsel ilişkinin sahiplerine ( patronlarına) nikaha gerek olmaksızın helal olduğu şeklinde açıklanmıştır.

İnsanlara İslam öncesinden beri bu gün de ellerinin altındaki köle ve cariyeleri helal kabul eden Arap örf ve adetidir ve Arabi Muaviye tefsirdir. Kur'an değil. Ama bunu bu güne kadar İslam alemine böyle bellettiler. İslam halifeleri ve Osmanlı padişahları bin yıl bunu böyle uygulayıp köle ve cariyelerden kendilerine haremler kurdular, nikahsız kadınlardan nesiller oluşturdular.

İşte bu, İslam öncesi Arap örf ve adetlerini ALLAH'a ve Resulüne karşı ısrarla ve inatla savunan ve o eski Arap geleneğiyle yaptıkları ilk içtihatları İslama kılıf yapıp ondan sonrası için içtihat yolunu kapatan Ebu Süfyanın ve Hz. Hamza'yı öldürtüp Ciğerini sökerek yiyen karısı Hint'in oğlu, Kur'anı Mızraklıyan Muaviye'nin hukuku ve Muaviye islamıdır ! (Günümüzde birileri karalanmak istendiğinde rahatlıkla efendim onun annesi Ermeni imiş, Rummuş, şuymuş buymuş diyen Müslümanlar, Muaviyenin annesi de Hz. Hamza'yı öldürtüp, ciğerini sökerek yiyen bir islam düşmanı, peygamberin ve ehli beytinin düşmanı imiş diyorlar mı ? )

Türkiye’de merhum Yaşar Nuri Öztürk'ün "Kur'anı kendiniz okuyun, üzerinde düşünüp kendiniz öğrenin" diye ısrarlarından sonra, Türk aydınlar Kur'ana eyilip üzerinde durunca Diyanet işleri Başkanlığı da bunu yaptı ve bunun doğrusunu tespit edip son yıllardaki meallerine bir duyuru yapmadan sessizce işledi. 1365 yıl sonra öğrendik ki, "meleket eymanukum" "yeminle nikahlı-malik olduklarınız" demektir.

Elinizin altındaki köle ve cariyelerle zerre ilgisi yoktur.

Bizim Osmanlı Mecellemize de 14.Madde olarak giren (görünürde doğru ama hakikatte Arabı ve Arapçayı Kur'ana zincir yapan) şöyle bir kural konulmuş: "Kur'an veya hadis hükümlerinin(Nas'ın) var olduğu konularda akıl yürütmeye, içtihada izin yoktur". (Mecelledeki ifadesi aynen şöyledir : Mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur."). Ne var ki bir konuda var olan Kur'an veya hadis hükümlerinin(Nas'ın) da ilk tefsir ve yorumları Muaviye ve Emevi hanedanı döneminde ve kendi örf adet ve kabullerine göre yapılmıştır.

Bu nedenle, belli bir konuda var olan ayet veya hadis, Peygamberden sonra (günümüzden 1365 yıl önce) İslam’a egemen olan Muaviye ve kabilesi tarafından nasıl okunup nasıl yorumlandıysa, bütün İslam alemi kıyamete kadar bunu böyle kabul edip böyle uygulamak zorunda bırakılarak, bu konuda düşünmek ve akıl yürütmek yasaklanmıştır.(Kur'anın kendisi ALLAH'ın en sevmediklerinin akıl yürütmeyenler olduğunu söylediği halde !).

Yukarıda örnek verdiğimiz "meleket eymenaküm" Türkiye dışında kalan İslam alemi çoğunluğunda hala elinizin altındaki köle ve cariyeler olarak bilinmekte ve öyle yaşanmaktadır. Arap kültürünün kadınlara olan bu yaklaşımı bu gün arapların işçi-işveren ilişkilerini bile bu yönde etkileyebilmektedir.

Bu gün Türkiye’de dahi işçi-işveren tartışmalarında çok yerde bir çok işverenin iççisine sitem olarak söylediği "ekmeğimi yedin", "sana ekmek verdim", ekmeğimi yiyiyorsun",... gibi söylemler İslamla birlikte bize geçmiş Arap kültürünün söylemleridir, islami ve Kur’ani hiç değildir.

Kur'ana, islama ve hukuka göre mal ve hizmet üretimi ve dolayısıyla kazanç (ekmek) işverenin sermaye ve koordinasyonunun ve işçilerin çalışmasının ve çalıştırmasının ortak ürünüdür. Üretimde birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük görevin ve üretim zincirinin hiyerarşisini oluşturan iş bölümündedir. Ama Kur’an’ı perdeleyen Arap örf ve adetinde bunun yeri yoktur !