Her devirde askeri darbeler de dahil başımız sıkışıp, ülkeyi yönetemediğimizde suçu Anayasa ve Seçim Kanunlarına yükleriz. Suçlu arıyoruz ve buluyoruz.

TBMM’de özellikle kanunlar bölümünde her kademede görev yaptım. Dile kolay tam 43 yıl. Ülke darboğaza girdiğinde sorunların nedeni olarak hep bu iki suçlu oldu.

Ordu 12 Mart 1971 tarihinde Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir muhtıra vererek 32. Türkiye Cumhuriyeti hükümetini istifaya zorladı. Hükümeti terörü durdurmamakla suçluyordu. 1961 Anayasa’sının bize bol geldiği ve özellikle temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması gerektiği belirtiliyordu.

O tarihlerde TBMM’de yeni göreve başlamıştım. 1961 Anayasa’sını istek doğrultusunda değiştirilebilmesi için sayılarına bakılmaksızın o günkü parti gruplarının verdiği ikişer üyeden müteşekkil özel bir Partilerarası Anayasa Komisyonu oluşturuldu. Yeni olmama rağmen memur olarak görevlendirildim.

Bu komisyonda Emin Paksüt, Salih Yıldız, Seyfi Öztürk, Hasan Dinçer, Hasan Korkmazcan, Cevat Önder ve adlarını hatırlayamadığım değerli siyasetçiler görev almışlardı. Vefat edenleri rahmetle anıyor, yaşayanlara sağlıklar diliyorum.

Komisyon Meclis tatilde olduğu için çalışmalarını Dolmabahçe Sarayında yürüttü. Komisyon toplantılarına münavebe ile başkanlık yapılırdı.

Toplantıdan sonra hazırlanan metni saat 13 teki radyo haber bültenlerine yetişmesi için ilgili kişiye telefon vasıtasıyla önceden okuyarak bildirirdim. Bugünkü gibi bilgisayar, televizyon vb. iletişim olanakları pek yoktu. Metinler “Partilerarası Anayasa Komisyonu Başkanlığından Bildirilmiştir” şeklinde başlıyordu.

Uzun zamandan beri AKP yetkilileri de Anayasa değişikliği istiyor. MHP Lideri Devlet Bahçeli de “Önümüzdeki süreçte sistemin ruhuna uygun, siyasi istikrarı ve demokratik gelişimi esas alan bir anlayışla siyasi partiler ve seçim sisteminin de yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.” İfadelerini kullandı. Nedense suçlular hiç yakalanmıyor ve gereği yapılmıyor.

Haktan, hukuktan, izandan ve vicdani hasletlerden mahrumsak Anayasa ve seçim kanunlarını değiştirmekle sonuç alamayız. Çıkarını her şeyin üstünde gören ve inanan kimseye hukuk işler mi?

Hikmet Çetin Meclis Başkanı iken bir gün yurtdışına gidiyor. Başkanlar böyle durumlarda münavebe ile yerlerine bir Başkanvekilini görevlendirirler. Kamer Genç de DYP den milletvekili ve bu parti kontenjanından Meclis Başkanvekili. Görevlendirmeyi buna yapıyor.

Rahmetli Kamer Genç’i Danışma Meclisi üyeliğinden tanırım. Konseyde iken yanıma gelir giderdi. Milletvekili iken de sık sık odama gelir bazı konuları özellikle Meclis İçtüzüğünü benimle tartışırdı. Zaman zaman bana şunu söylerdi. Ben sana gelip gidiyorum, sana zararım dokunabilir. AKP’liler seni görevden alabilirler ihtimaline karşı istersen bir daha sana gelmeyeyim derdi. Siz milletvekilisiniz bir sakıncası olmaz derdim.

Kamer Genç Hikmet Çetin’e vekalet ederken, ANAP Milletvekilleri ilk imza sahibi Halit Dumankaya olmak üzere Başbakan Tansu Çiller hakkında bir soruşturma önergesi veriyorlar. Önerge Anayasa ve İçtüzükte aranan koşullara uygun ve işleme konması gerekir.

Önergenin verilişinden kısa bir zaman sonra Genç beni odasına istedi. Çay içtikten sonra Tansu Çililer hakkında bir soruşturma önergesi verildiğini, bunun Anayasa ve İçtüzüğe uygun olmadığını, bunun için iade etmemiz gerektiğini söyledi. Tansu Çiller aynı zamanda onun Genel Başkanı. Önergenin usulüne uygun olduğunu ve iade edilmemesi gerektiğini belirttim. Israr etti. Ben başkanım iade edeceğim dedi. İade yazısını, Meclis Başkanının antetli kağıdına o günün özel kalem müdürüne yaptırarak gerçekleştirdi. Önergenin aslı yerine fotokopisini gönderebildi.

Kamer Genç istese o anda beni görevden alabilirdi. O yıllarda hukuk işliyordu. Kolay kolay bir devlet memuru görevini yasalara uygun yaptığı sürece görevden alınmazdı.

Hikmet Çetin döndükten sonra önerge işleme kondu.

Anladığım kadarıyla Kamer Genç Genel Başkanına yararlanmak için böyle bir yola başvurdu.

Çıkarlarımızı ön planda tutup, haktan ve hukuktan yana davranmazsak Anayasa ve seçim kanunları değişse bile bir yere varamayız.

Kime ve neye inanacağımızı şaşırdık.

Her gün yeni algılar üretiliyor. İzninizle yazımızı bir algıyla noktalayalım.

1953’ten 1964’e kadar Sovyetler Birliği’ni yöneten Sovyet lideri Kruşçev, bazı fabrikalara yaptığı ziyaret sırasında yetenekli, enerjik ve çalışkan bir işçi fark etti. Geçmişini sordu ve onu disiplinli buldu, ona bir araba ve bir ev verilmesini emretti. Ertesi 1 Mayıs’ta Kruşçev bir ziyaret daha yaptı. Aynı fabrikanın yanından geçti ve aynı işçiyi buldu. Sürekli sıkı çalışmasından etkilenen, yine bir araba ve bir ev ile ödüllendirilmesini emretti. İşçi ona, “Yoldaş geçen yıl bir araba ve bir evle ödüllendirdiğin kişiyim, ama şimdiye kadar onları almadım” dedi. Kruşçev fabrika müdürüne sordu. “Neden istediklerimi yerine getirmedin?” Fabrika müdürü, Sovyetler Birliği Komünist Partisinin resmi gazetesi Pravda’yı aldı ve “Ona arabayı ve evi verdik ve işte evin ve arabanın önünde durduğu bir resim” dedi. Kruşçev işçiye; “Oğlum, sana evi ve arabayı verdiler, ama görünüşe göre Pravda’yı okumuyorsun” dedi.

Gel işin içinden çık. Pravda’ya mı işçiye mi inanalım? Anayasa ve seçim kanunları değişirse neyin düzeleceğine inanalım?