Prof. Dr. Hakan Türkçapar; babası rahmetli eski Yargıtay üyesi Tahsin Türkçapar benim yakın bir dostumdu. “Farket, düşün, hisset, yaşa” kitabında şöyle der. “Yararlı düşünmeyi öğrenirsek, duygularımızı tanıyıp anlama ve değerlendirme becerimizi geliştirirsek, kendi değer ve ideallerimize uygun bir yaşam sürersek, o zaman hem hayatımız hem düşüncelerimiz hem de duygusal tepkilerimiz birbirleriyle uyumlu ve sağlıklı olmaya başlar:”
Arthur Schopenhauer’un başlığımızdak kitabının, yararlı düşünceler içerdiğine inandığımdan, zamanı olmayıp okuyamayanlar için aşağıdaki özeti siz değerli okuyucularıma sunmakta yarar gördüm.
İnsanların yazgılarındaki farkların 3 temel belirlenime dayandırılabilir.
1) Bir kimsenin ne olduğu; kişiliği, sağlık, güç, güzellik, mizaç, ahlaki karakter, zeka ve yetişme tarzı gibi.
2) Bir kimsenin neye sahip olduğu; mal ve mülk gibi.
3) Bir kimsenin neyi temsil ettiği; saygınlık, rütbe ve şan gibi.
İnsanın esenliği için, varoluşunun tüm biçimi için esas olan açıkça kendi içinde ne bulunduğu ya da ne olup bittiğidir. Hoşnutluğu ya da hoşnutsuzluğu doğrudan doğruya burada yer alır, dışarıda yer alan her şeyin bu konuda ancak dolaylı bir etkisi vardır. Dışsal olaylar ya da koşullar, herkesi bütünüyle başka başka etkiler. Dışsal olaylar ancak içsel olayların izin verdiği ölçüde o kişiyi etkilerler. Herkesin içinde yaşadığı dünya, öncelikle kendi kendini kavrayışına bağlıdır.
İnsan için var olan ve olup biten her şey, her zaman dolaysızca onun bilincinde vardır ve orada olup biter. Önemli olan bilincin niteliğidir.
İç dünyası zengin insan tamamen yalnızken, kendi düşünceleriyle ve hayalleriyle eşsiz bir eğlence bulur, öte yandan ruhsuz biri sürekli dernekten derneğe, oyundan oyuna, yolculuktan yolculuğa ve şenlikten şenliğe koşsa bile, can sıkıntısından kurtulamaz.
Epiktetos şöyle der: ”İnsanları huzursuz eden olaylar değil, olaylar hakkındaki görüşlerdir.”
Her şeyi sağlığın yanında 2.plana itilmelidir.
Mutluluğun 2 düşmanının acı ve can sıkıntısı gösterilir. Dışsal açıdan yoksulluk ve yoksunluk acı verir, buna karşılık güvenlik ve bolluk can sıkıntısı doğurur. Düşük halk sınıfı yoksulluğa yani acıya karşı savaşım içinde görürüz; buna karşın zenginler can sıkıntısına karşı umutsuz bir savaşın içindedir.
“Delinin yaşamı, ölümden beterdir” diyor Jesus Sirach. Buna göre bütün olarak, herkesin, zihinsel yoksulluğu ve genel olarak bayağılığı ölçüsünde arkadaş canlısı olduğu görülecektir.
Boş zaman çoğu zaman insana ne getirir? Onu dolduracak duygusal hazlar ya da budalalıklar bulunmadığı sürece, can sıkıntısı ve atalet. Boş zaman Aristo’nun dediği gibi, cahillerin can sıkıntısıdır.
Boş zamanlarda kendi içlerinde doğru bir şeyler bulanlara mutlu gözüyle bakmak gerekir.
Nasıl ki en mutlu ülke az ya da çok ithalat yapması gerekmeyen ülke ise, iç zenginliği kendine yeten ve eğlenmek için dışarıdan az ya da çok bir şeye gereksinmeyen insan da en mutlu insandır.
Aristoteles “Mutluluk kendi kendine yetenlerindir.” diyor.
3 fizyolojik temel kuvvet her insanda var. 3 tür hazzın kaynağı olarak karşımıza çıkıyor.
Birinci türe girenler; yemekten, içmekten, sindirmekten, dinlenmekten ve uyumaktan alınan hazlardır. (Yeniden üretme kuvvetinin hazları)
İkincisi, heyecanlanabilme hazzı; sıçramaktan, güreş tutmaktan, dans etmekten, ava çıkmaktan hatta kavga etmekten ve savaşmaktan alınan hazlar. (Heyecanlanabilme hazları)
Üçüncüsü de seyretmekten, düşünmekten, duyumsamaktan, müzikle resimle ilgilenmek. (Duyarlılık hazları)
Yalnızlık hoşnutluk verir, kendisiyle baş başa kalabilmek en değerli mülktür.
Gerçek zenginlik sadece ruhun iç zenginliğidir. Geri kalan ne varsa, kazançtan çok bela getirir.
Aristoteles “Mutluluk, kendi kendinle baş başa kalmakta görünüyor.” der.
Epikuros(mutluluk öğretmeni), insan gereksinimlerini 3 sınıfa ayırdı. Birinciler beslenme ve giyinme. İkinciler cinsel doyum gereksinimidir. Üçüncüler lüks zenginlik ve şatafat gereksinimidir.
Voltair “sadece iki günümüz var yaşamak için: Bu günleri de aşağılık heriflerin önünde diz çökerek geçirtmeye değmez.” diyor.
Arap atasözü “Köleyle şakalaşırsan, sana kıçını gösterir.”
Horatius’un sözü “Çalışarak elde ettiğin gururuna sahip çık.”
İngilizcedeki ün, şan, onur anlamına gelen character sözcüğü. Onura, onur için değil, getirdiği yarar uğruna değer veririz. Nasıl ki, küfür yemek bir utançsa, küfür etmek de bir onurdur. Örneğin hakikat, hak ve akıl, rakibinden yana olsun; ama ben küfür edersem bunların tümünün çekip gitmesi gerekir ve hak ve onur benim tarafıma geçer.
Bir konuşmada ya da bir tartışmada birinin daha zihinsel üstünlükleri olduğunu belli ettiğinde; hakaret edip kabalaşarak kendimiz üstün duruma geçebiliriz.
Yaşam bilgeliğinin en önemli kuralı olarak görülen “zevkin değil, acısızlığın peşinden koşar akıllı kişi” ya da “akıllı kişi hazzı değil acısızlığı hedefler.”
Dikkatimizi hazlara, yaşamın boşluklarına yöneltmemizi, yaşamın sayısız kötülüğünden olabildiğince kaçınmamızı tavsiye eden kural buna dayanmaktadır.
Voltaire’in “Mutluluk yalnızca bir düştür, acı ise gerçektir.”
Yaşamından mutluluk öğretisi açısından bir sonuç çıkarmak isteyen kimse, hesabını, tattığı zevklere göre değil, atlattığı belalara göre yapmalıdır.
Hazlar negatiftirler; acılar ise pozitif olarak duyumsanırlar. Bundan dolayı acıların yokluğu, yaşamın mutluluğunun ölçütünü oluşturur.
Acısız bir duruma bir de can sıkıntısının yokluğu eklenirse, işte o zaman dünyevi mutluluğa büyük ölçüde erişilmiştir. Çünkü geri kalan bir hayaldir.
Budala kişi, hazların peşinden koşar, bilge kişi ise belalardan kaçınır.
Tüm hazlar hayalidir ve bunların yokluğuna üzülmek dar kafalılıktır, hatta gülünçtür.
Dünyaya mutluluk ve haz istemleriyle dolu olarak geliriz ve gerçekleştirmek için budalaca umut besleriz. Çok geçmeden yazgı gelir, bizi haşince yakalar ve hiçbir şeyin bizim olmadığını kendisine ait olduğunu bize gösterir. Mutluluğun ve hazzın peşinden koşmayı bırakıp, daha çok dertlerin ve acıların giriş yolunu kapatmak.
Patrarca “Öğrenmekten başka bir mutluluk duyumsamıyorum.” der.
Her türlü sınırlandırma mutlu eder. Görüş, etkime ve dokunma ufuklarımız ne denli dar iseler, o denli mutluyuzdur. Ne denli geniş iseler, kendimizi o denli sıkıntılı ya da endişeli duyumsarız.
İlişkilerimizin olabildiğince basit olması ve hatta yaşam tarzımızın, can sıkıntısına yol açmayacak şekilde tek biçimliliği, bizi mutlu kılacaktır. Yaşam, dalgasız ve girdapsız, bir dere gibi akıp gidecektir.
Esenliğimiz ve kederimiz, bilincimizin neyle dolu ve neyle uğraşıyor olduğuna bağlıdır.
Uyumadan önce, o gün neler yapıldığının gözden geçirilmesi faydalıdır.
Kendi kendine yetmek, kendi kendisi için her şey olmak ve tüm varlığımı kendimde taşıyorum diyebilmek, mutluluğumuz için yararlıdır.
İnsan sadece yalnız olabildiği sürece, bütünüyle kendisi olur. Yalnızlığı sevmeyen, özgürlüğü de sevmez.
Bedenimiz nasıl giysilerle örtülüyse, zihnimiz de yalanlarla örtülüdür. Konuşmalarımız, edimlerimiz, tüm varlığımız yalancıdır. Ancak bu örtünün içinden geçerek, ara sıra gerçek zihniyetimize ulaşılabilir, tıpkı bedenimizin biçimine giysilerin ardından ulaşılması gibi.
Gençliğin başlıca eğitim konularından birisi, yalnızlığa katlanmayı öğrenmek olmalıdır; çünkü yalnızlık, mutluluğun ve içsel huzurun bir kaynağıdır.
Her bir kişinin arkadaş canlılığı kendi entelektüel değeriyle ters orantılıdır; ve “O toplum içine girmekten hoşlanmaz” demek, hemen hemen, “O büyük özellikleri olan bir adamdır.” demektir.
“Beslenmede perhiz bizi bedensel açıdan sağlıklı yapar, insanlarla ilişkide perhiz ruhumuza huzur verir.” Bernardin de st. Pierre demiş bu sözü.
“İnsan karşılaştırma yapmadan, kendinde olana sevinmeli. Daha mutlu birini rahatsız eden kimse, asla mutlu olmayacaktır.” demiş. Seneca.
İnsan daha çok oğlu hastayken Yehova’ya aralıksız yalvaran ve yakaran, ama oğlu öldüğünde ise parmaklarını bir kez şıklatan ve bir daha bu konuyu düşünmeyen kral Davut gibi davranmalıdır.
Her türlü yapmacıklığa karşı uyarıda bulunuyoruz. İnsan olmadığı gibi görünmek istediği için bu yola başvurur.
“Tıngırdayan nalın bir çivisi eksiktir.” der İspanyol atasözü. Yine de, hiç kimse dizginlerini tümüyle başkasının eline verip kendini olduğu gibi göstermemelidir.
Nezaket akıllılıktır, bunun sonucunda nezaketsizlik aptallıktır. Nasıl ki doğal halinde sert ve gevrek olan balmumu, birazcık sıcaklık karşısında, istenilen her şeklin verilebileceği ölçüde yumuşuyorsa, en dik kafalı ve düşmanca insan bile, birazcık nezaket ve güler yüzle, yumuşak ve iyi huylu yapılabilir. Buna göre, balmumu için sıcaklık neyse insanlar için de nezaket odur.
İnsanları incitmek kolaydır, onları iyileştirmek ise zor, hatta olanaksızdır.
Kişi insanları saçma olduğuna inandığı tüm şeylerden vaz geçirmeye çalışırsa, bunu tam olarak gerçekleştiremeden Metuşelah’ın yaşına ulaşacağını düşünmelidir.
Metuşelah: Eski Ahit’e göre, Nuh Peygamberin büyük babası, 969 yıl yaşamıştır.
Bir bilge, dünyaya hükmeden üç güç vardır diyor çok haklı olarak; bunlar akıllılık, güçlülük ve şanstır. Sanırım bu sonuncusu dünyaya en çok hükmedendir. Çünkü yaşam yolumuz bir geminin rotasına benzetilebilir. Yazgı, bizi hızlı ileri götürmekle ya da çok yana savurmakla bir rüzgar rolünü oynar; kendi çabalarımız kürek rolünü üstlenirler. Bir İspanyol atasözü vardır. “Oğluna şans ver de sonra istersen denize at.”
Yazgı iskambil kağıtlarını karıştırır, biz de oynarız.