2020 yılında Yönetim ve Organizasyon doktoramı “Sosyal Girişimciliğin Kavramsal Boyutları ve Sosyal Sorumluluk Bağlamında Sosyal Değer Yaratma” konulu tezimle tamamladım. Bu tezi yazma motivasyonum, yıllar boyunca hem sahada hem yönetici koltuğunda bir sosyal girişimci olarak paydaş olduğum pek çok kuruma sosyal sorumluluk çalışmalarının organizasyonu konusunda destek olma deneyimimden geliyordu. O süreçte gördüğüm şuydu: “sosyal girişimcilik” kavramı akademide bile netlik kazanmamıştı, sivil alanda da üzerinde uzlaşılmış bir tanım yoktu. Sosyal sorumluluk konusunda ise yüzeysel bir bilinç hâkimdi. Sosyal değer ve etkinin önemine dair bir farkındalık da yoktu.
Yıllardır şunu söylüyorum: “Önemli olan niyet” diyerek yüzeysel ve bilinçsizce yürütülen sosyal sorumluluk çalışmaları, aslında bir sosyal sorumsuzluktur. Niyetimizin sorumluluk taşıyıp taşımadığı, işin sonucunda ortaya çıkar; bunun açıklanabilirliği (hesap verebilirlik), işin özen ve ihtimamla yapılıp yapılmadığıyla ilgilidir. Tezimi yazarken bu sorunu sosyal girişimcilik perspektifinden ele almıştım; özellikle bu konuda keskin görüşleri olan sosyal girişimciler ve sivil toplum aktörleriyle mülakatlar yaptım. “Her toplum yararına olan sosyal çalışma bir sosyal girişimdir” görüşü ile sosyal girişimciliğin illa tüzel kişilik çatısı altında kurumsallıkla tanımlanması gerektiği görüşü arasındaki gerilimi, bu keskin bakış açılarının da onayını alacak bir çerçeveyle ilkeler üzerinden ele almaya çalıştım.
O dönem Türkiye'deki sosyal girişimcilik ekosistemi için, sevgili Prof. Dr. Itır Erhart hocam ile tez mülakatımda konuşurken vardığımız müşterek fikir, “sosyal girişimcilik öncesi (pre) bir kültürün oluştuğu dönem” olduğuydu. Aradan altı yıl geçti ve bu karanlık dönem birazda olsa aydınlanmaya başladı; ekosistem büyüyor. Elbette hâlâ gelişmeye ihtiyacı var. Ama bu büyümede önemli bir referans noktası olarak gördüğüm yapılardan biri İbrahim Bodur Sosyal Girişimcilik Programı (İBSG).
12 Haziran Cuma günü, Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen İBSG’nin 10. yıl ödül törenine katıldım. Kale Grubutarafından, merhum kurucusu İbrahim Bodur’un değerlerini yaşatmak ve “İyi Bak Dünyana” yaklaşımıyla hayata geçirilen program, bu yıl Türkiye'nin dört bir yanından 500'ün üzerinde başvuru aldı. Kale Grubu ve proje ortağı Impact Hub İstanbul'un ön değerlendirmesinin ardından, alanında uzman isimlerden oluşan bir seçici kurulun değerlendirmesiyle dört kategoride ödüller sahiplerini buldu.
Burada bir parantez açmak istiyorum. “Sosyal girişimcilik” diye adlandırdığımız şey -toplumsal bir sorunu görüp onu çözmek için sorumluluk almak ve bunun üzerine sürdürülebilir bir model inşa etmek- aslında İbrahim Bodur’un, bu kavramlar henüz ortada yokken, hayatı boyunca bizzat yaptığı şeydi. Sanayiyi, toplumsal kalkınmanın ve refahın Anadolu’ya yayılmasının bir aracı olarak gören bir bakışın izleri bugün hâlâ filiz veriyor. Adının verildiği bu programın on yılda büyüttüğü ekosistem, o köklü mirasın bir devamı niteliğinde.
Törende, İbrahim Bodur’un kızı Kale Grubu Başkanı ve CEO’su Zeynep Bodur Okyay’ın babasının mirasından söz ederken değindiği bir kavram beni özellikle düşündürdü: vefa hasleti. Bu, benim de uzun zamandır yazılarımda ve konuşmalarımda üzerinde durduğum bir nokta. Vefa dediğimiz şey sadece geçmişe duyulan bir minnet değil; köklerimize, yolumuzun kesiştiği ve içinde bulunduğumuz kişilere, topluluklara, alanlara -bir sektöre, bir mesleğe, bir disipline, bir ekole- ve içerisinde yaşadığımız topluma/gezegene karşı duyduğumuz bir bağlılık. Ve bugün belki de insanlık ve toplumlar olarak en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri bu.
Sürdürebilirlik anlayışı en bilinir haliyle, ‘bugünün ihtiyaçlarını gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneğini tehlikeye atmadan karşılayabilmesi’nin özünde de geçmiş ve geleceğin vefa hasleti ilişkisi yok mu?
Bir başka değindiği nokta, annesinden öğrendiğini söylediği sessiz liderlik oldu. “Liderliği hep sesli ve görünür bir şey olarak görüyoruz” dedi. Bu bana göre sosyal girişimciliğin görünmeyen ama besleyici bir tarafına işaret ediyor.
Nitekim sosyal girişimcilik, en temelde toplumu, ihtiyaçları ve kaynakları mobilize ederek bağlantısallığı görme ve örme işidir. Mobilizasyon bazen sesli ve görünür bir öncülük gerektirir; ama bazen de sessiz bir öncülük gerekir -toplumun dahiliyetini ve katılımını sağlamak, davayı ve vizyonu paylaşılır hatta sahiplenilebilir kılmak için. Etki her zaman görünürlükle eş değer değildir.
Beni bir başka düşündüren ise, sosyal girişimcilerin “sorunlardan beslenen ve çözüm üreten” varlıklar olduğu söylemiydi. İlk anda tezatmış gibi duran bu ifade, aslında derin bir gerçeği taşıyor. Başkalarının derdini dert edinebilmek için, o soruna karşı duyarlı olmak, hatta onun farkındalığını içinde taşımak gerekir. Sorunun içine girmeden onu çözmek mümkün değil. Çözümcül olmanın bir yüzü de, konforun dışına çıkıp sorunlardan beslenebilmeyi bilmektir.
Tören, “Etkinin 10 Yılı” temasıyla kurgulanmıştı. Salona yerleştirilen on ayna, katılımcıları kendi etki yolculuklarını sorgulamaya davet ediyordu; Garip Ay’ın “Birden Bine” adlı ebru performansı ise tek bir fikrin büyüyerek toplumsal bir dönüşüme nasıl öncülük edebileceğini hepimizi etkileyen canlı bir deneyimle sahneye taşıdı.
Bu yıl dört kategoride ödüllendirilen girişimler de bu dönüşümün somut örnekleriydi: Erken Aşama kategorisinde, alg tabanlı biyoplastik hammadde üreterek plastik kirliliğine alternatif sunan Palgae; İleri Aşama kategorisinde, toprak ve su analizlerinden elde ettiği verilerle kimyasal gübre bağımlılığını azaltmayı ve verimliliği artırmayı hedefleyen SoilBiom; İş Birliği kategorisinde, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile birlikte gençlik çalışmalarını daha sistematik hale getiren ve kamu hizmetlerinde veri temelli yaklaşımların yaygınlaşmasına katkı sunan Öğrenme Tasarımları; ve Gençlik kategorisinde, kenevir lifinden ürettiği biyobozunur ürünlerle regl yoksulluğunun azaltılmasına erişilebilir çözümler sunan, tamamı 25 yaş altı bir ekip tarafından kurulan Hempact.
İBSG'nin onuncu yılı kapsamında paylaşılan etki araştırması da dikkat çekiciydi. Kale Grubu Kurumsal İletişim ve Etki Yatırımları Bölüm Başkanı Rana Birden'in ifadesiyle, program on yıl boyunca katılımcılar için yalnızca bir ödül mekanizması değil; onları bir araya getiren, görünürlük sağlayan ve yeni iş birliklerine alan açan bir topluluğa dönüşmüş. Birden'e göre İBSG'nin en önemli katkılarından biri, bu süreçte ördüğü ilişki sermayesi ve güven.
Zeynep Bodur Okyay'ın ifadesiyle de programın ilk on yılı sosyal girişimcileri desteklemeye odaklandı; ikinci on yılda hedef, dayanışma ve motivasyonun yükseleceği daha güçlü bir ekosistem.
Tezimi yazmadan önce de, yazdıktan sonraki altı yılda da sahada gördüğüm şey bundan farklı değil. İhtiyacımız olan şey tek başına daha fazla iyi fikir değil; bu fikirlerin gelişebileceği, bir arada tutulabileceği ve etki üretebileceği güçlü bir ekosistem. Vefa, sessiz liderlik ve sorunlardan beslenebilme kapasitesi -bunlar bana göre bu ekosistemin görünmeyen ama taşıyıcı sütunları. İBSG’nin on yılı, bu sütunların nasıl örüldüğünü gösteren güzel bir örnek.