İnsanlık tarihine baktığımızda dinlerin yalnızca kutsal metinler, ibadetler ve inanç sistemlerinden oluşmadığını görürüz. Her din, kendisini görünür kılan semboller de üretmiştir. Çünkü insanlar çoğu zaman soyut kavramları somut işaretler aracılığıyla anlamlandırır. İnanç da bunlardan biridir. Bugün dünyanın neresine gidersek gidelim, bir haç gördüğümüzde Hristiyanlığı, bir hilal gördüğümüzde İslam medeniyetini, Om sembolünü gördüğümüzde Hindu geleneğini, Davud Yıldızı'nı gördüğümüzde Yahudiliği hatırlarız. Bu semboller yalnızca dini işaretler değildir; aynı zamanda asırlardır devam eden kültürlerin, yaşam biçimlerinin ve toplumsal hafızaların taşıyıcılarıdır.

Dikkat edilirse hiçbir sembol kendi başına kutsal değildir. Ona anlam yükleyen insanlar ve o insanların oluşturduğu toplumsal hafızadır. Bir çocuğa haç sembolünü gösterdiğinizde onun ne anlama geldiğini doğuştan bilmez. O sembol, ancak toplum tarafından kendisine aktarılan anlamlarla değer kazanır. Bu durum bize sembollerin aslında toplumsal bir uzlaşının ürünü olduğunu göstermektedir. Dinler açısından sembollerin en önemli işlevlerinden biri aidiyet duygusu oluşturmalarıdır. Aynı inanca sahip insanlar, birbirlerini çoğu zaman semboller aracılığıyla tanırlar. Bir caminin minaresi, bir kilisenin çanı ya da bir sinagogun mimarisi yalnızca bir yapı unsuru değil, aynı zamanda bir topluluğun varlığını ilan eden işaretlerdir. Modernleşmenin ve teknolojinin gelişmesinin dinî sembollerin önemini azaltacağı düşünülüyordu. Ancak yaşananlar bunun tam tersini gösterdi. Bugün sosyal medya hesaplarında, takılarda, araçlarda ve evlerde kullanılan dini semboller hâlâ güçlü bir kimlik göstergesi olmaya devam ediyor. İnsanlar yalnızca neye inandıklarını değil, kim olduklarını da semboller üzerinden ifade ediyorlar. Burada önemli bir sosyolojik gerçek ortaya çıkıyor: İnsanlar çoğu zaman dinlere değil, dinlerin temsil ettiği anlam dünyasına bağlanırlar. Semboller ise bu anlam dünyasının görünür yüzüdür. Bu nedenle dini sembollere yönelik olumlu veya olumsuz tepkiler, aslında çoğu zaman sembolün kendisine değil, temsil ettiği değerlere yöneliktir. Günümüzde dini semboller etrafında yaşanan tartışmalar da aslında bunun bir sonucudur. Başörtüsü, haç, kipa veya diğer dini işaretler yalnızca bireysel tercihler olarak görülmez. Toplumlar bunları çoğu zaman kimlik, kültür ve aidiyet meselesi olarak değerlendirirler. Bu yüzden semboller bazen birleştirici olurken bazen de toplumsal gerilimlerin merkezine yerleşebilir.

Bütün bunlar bize gösteriyor ki dinlerin dili yalnızca kelimelerden oluşmaz. İnançlar, semboller aracılığıyla görünür hale gelir. Bir sembol bazen uzun bir vaazın, kalın bir kitabın veya saatler süren bir konuşmanın anlatamadığını tek başına anlatabilir. Belki de bu yüzden insanlık, mağara duvarlarına çizdiği ilk işaretlerden bugüne kadar sembollerden vazgeçmedi. Çünkü semboller yalnızca gördüğümüz şekiller değil; geçmişle bugün arasında kurulan köprüler, inançla kimlik arasında kurulan bağlardır. Dinlerin tarih boyunca ürettiği semboller de bu büyük insanlık hikâyesinin en güçlü parçalarından biri olmaya devam etmektedir.