Yüce Divan’ın Faili Meçhul Çocukları

Harflere ve kelimelere sığınmaktan başka çaresi olmayan benim gibi yazarların uzun bir zaman diliminde yazı yazmamasına hayret edenler var. Ahmed Arif'in dediği gibi; yürek işçisi, fikir işçisinin yazmaması... Yine onun deyimiyle “dört yanım puşt zulası”, dost yüzlü, dost gülücüklü insanların kol gezdiği bir dünyada kolay mı yazmak?

Diyorlar ki: “Abi yaz ama ne olur kısa yaz.” Ben de karar verdim; bir başlık altında uzunca bir yazıyı üçe bölerek ayrı başlıklarla yayınlayacağım. Hatırlarsanız bir şarkıda diyor ya: "Neler oluyor hayatta, bir de şu rüya gerçek olsa..."

Şimdi gerçekliğin arefesinde son günlerin en çok tartışılan konusundan başlayayım.

Akın Gürlek-2Adalet Bakanı Akın Gürlek

Adalet Bakanlığının çiçeği burnunda Bakanı, tabir yerindeyse AK Parti iktidarlarında en kudretli Adalet Bakanı; bakanlığına bağlı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü altında Faili Meçhul Cinayet Suçları Araştırma Daire Başkanlığını kurdu. Başkanlık sadece kıyılan, kiminin cesetleri bulunan, kiminin cesedi halen sırra kadem basmış faili meçhul cinayetler; Gülistan Doku, Rojin Kabaiş, Rabia Naz... Akın Gürlek ekliyor: "Tüm hadiseler üzerine kararlıkla gidilecektir. Hiçbir adli vaka sahipsiz değildir, şüpheli hiçbir vaka unutulmaya terk edilmeyecektir."

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçiİçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ise şöyle diyor: “Faili meçhul dosyalar yeniden açıldığında, İçişleri Bakanlığı olarak bizden de bu konuda yardım istendiğinde, yani biz kendimize bağlı birimlerden, faili meçhullerin aydınlatılması noktasında geçmişe yönelik olarak bütün imkanlarımızı seferber edeceğiz. Ayrıca gerek Emniyet’te gerekse Jandarma bünyesinde özel ekiplerimiz faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması için özel ekiplerle çalışmalar yürütüyor.”

Doğru ya, toplum hafızamız faili meçhul deyince tir tir titreyen anılara sahiptir. Uzunca bir dönem faili meçhul cinayetler; şah damarımızdan yakın soluğunu ensemizde hissettiğimiz korku dolu film gibiydi.

Faili meçhul deyince bir an duraksadım; sağıma soluma, etrafıma baktım. Balık hafızası içinde değilsek acımıza katran döken, zehir basan faili meçhul cinayetler bir dönem “devletin rutin dışına çıkabilir” cümlesi ile özetlenmiş, siyasi tartışmaların odağına oturmuştu.

Gazetelerin, televizyonların asayiş olayları başlığında ele alınan üç cinayet dosyasından hareketle Adalet Bakanlığı'nın ani bir kararla böyle bir işe kalkışması size garip gelmiyor mu? Adalet Bakanlığındaki kaynaklarımın aktardığına göre kimi bürokratlar, bu cinayetlerden hareketle bir dönem bakanlık yapmış isimlere yönelik Yüce Divan yolunun bile açılacağını belirtiyor; bu konuda dosya hazırlandığını ima ediyorlar.

Yani AK Parti'nin kudretli Bakanı, AK Parti döneminde bakanlık yapmışlara ilişkin bir Yüce Divan hazırlığı mı yapıyor?

Birileri tarafından isimler servis ediliyor. Kulaktan kulağa yayılıyor. İtibar suikastının hedefindeki isimler var. İnsanın boğazını kurutan hayretle yutkunmanız bile zorlanıyor.

Söylentinin ötesinde bir korku salımı ve bunun da ötesinde bir hesaplaşma döneminin startı veriliyor. Yani temiz toplum, temiz siyaset öncelikli yeni bir dönem mesajları veriliyor...

Kurtlukta düşeni yemek kanundur.

Yeri gelmişken yazayım… TRT’de yayınlanan “Mehmet: Fetihler Sultanı” isminde bir dizi var. Bir de “Teşkilat”… ATV’de ise “Kuruluş Osman”. Bu dizileri çata pat, kılıç kuşanma, kesme doğrama sahnelerinin ötesinde repliklere bakın… Bu üç dizide verilen bazen sübliminal bazen açık mesajlara bakın… Dizide geçen diyaloglar birer birer siyasette söyleniyor, bürokraside uygulanıyor. Yeniçeri Ağası Kurtçu Doğan “kurtlukta düşenin nasıl yenildiğini” anlattı teker teker. Tekkelerin, dergahların, vakıfların hem vergiden hem de kamu kaynaklarını kullanırken sorumluluklarını, devlet yönetiminden yana tavırlarını koymadıkları anlatıldı. Huzura çağrıldı. Hesap soruldu. Zoru ve kararı gören hizaya geldi.

Kurdu kurda boğdurmayı anlarım anlamasına da FETÖ’cü çakalların ganimet bulmuş gibi bu olayla ilgili kurdu boğmaya yeltenmelerini anlamış değilim.

Ancak üç genç kız cinayetlerine baktığımız zaman, bu cinayetlerin perde arkasında yerelde ve genelde siyasetçilere uzanan bir dizi itham var.

Olaya şöyle bakalım: Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Cumhurbaşkanlığı makamını illerde temsil eden valilerden birine, merkez valisi olsa da bir suç isnat edilmiş, tutuklanarak cezaevine konulmuştur. Vali merkez valisidir ve İçişleri Bakanlığı'na bağlıdır. Siz bir ses duydunuz mu? Veya valinin tutuklanmasına ilişkin bazen siyasi baskı altında bulunduklarını Ankara'ya ileten valilerin nasıl bir ruh haliyle çalışabileceklerini düşünebiliyor musunuz? Devlet koruma ve kollama görevini üstlenirken; devlet adına hizmet eden üst düzey bürokratların da bu görev içinde korumasını ve kollamasını öngörmez mi?

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi İstanbul’daki basın buluşmasında şunu söylüyor: “Gülistan Doku dosyasında bugün gelinen noktayı yine bir Valimiz, Emniyet Müdürümüz ve Başsavcımız koordineli olarak birlikte açmışlardır. Yani devletimizin güvenlik ve adalet çarkları işletilmektedir. Bundan sonrası için müfettişlerimiz iştirak ya da ihmal tespit ederse hiç kimsenin gözünün yaşına bakılmaksızın adalete teslim edilecektir. Hiç kimsenin suç işleme ve suça göz yumma imtiyazı olamaz."

Eğer bir cinayet dosyası ile ilgili yeni belgeler, gizli tanıklar, ortaya çıkmayan görüntüler birer birer bir bakanlığın üst kademesi tarafından gazetelere, internet sitelerine, televizyonlara servis ediliyorsa; burada altını çizeceğimiz en önemli cümle: Devlet hiçbir şeyi unutmaz ve devlette belge kaybolmaz.”

Ankara kulislerini dolaştığınızda kimi siyasetçilerin kendilerini garanti altına alabilmek için kimler hakkında hangi dosyaları özel kasalarda sakladığını duyarsınız. Türkiye'nin faili meçhul cinayetler karanlık odasını hatırladığınızda Ahmed Arif'in şu dizeleri yine aklınıza gelebilir:

“Dört yanım puşt zulası Dost yüzlü, dost gülücüklü Kulak çınlasın.”

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Doğru Yol Partisi milletvekili olarak bir dönem Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu Başkanlığı yapmış Sadık Avundukluoğlu; merhum Mumcu cinayeti ile ilgili bomba konulan aracın bulunduğu sokaktaki tek görgü tanığı Ayhan Aydın isminde bir şahsın elindeki makine ile olay anını tek tek çektiğini, garip bir şekilde ifadeye çağırmasına rağmen emniyetin bulamadığını söylerken, dönemin İçişleri Bakanı Nahit Menteşe ile ilgili bir diyaloğunu aktarır. Dönemin Bakanına durumu anlattığında Bakan aynen ona şu cümleleri kurmuştur: “Ne yapacaksın, karıştırma bu işleri.”

Şimdi dönem değişti. Devletin kudretli bir Bakanı; AK Parti iktidarları döneminde garip bir şekilde bir türlü sonuca gidemeyen üç cinayet dosyasını merkeze alarak yeni bir dönemi başlatıyor. Dönemi başlatırken elbette ki maktulün ve ailelerinin hakkını korurken; katillerden, katillerin yancısı, yardım ve yataklık edenleri de hesaba çekmenin yollarını arıyor. Farkında mısınız bilmem ama bu üç genç kızın cinayetlerinin arkasında, Ankara'daki tartışmalara bakarsanız siyasilerin koruma ve kollama, olayların üstünü örtme, “kader” diyerek olayların üstünü kapatma gibi iddialar var. İşin ilginç tarafı; terörsüz Türkiye projesinin içinde en önemli illerden biri olan Van'da yaşanan cinayet dosyası uluslararası bir nitelik de kazansa, Türkiye'de iç cephenin güçlendirilmesine karşı yapılan hassas dokuma işlemini tahrip gücü yüksek bir tartışma zeminine çekecek cinsten...

Bir de Tunceli var. Terörsüz Türkiye'nin, bir dönem terörün yoğun olarak yaşadığı illerde nasıl etki yaptığını araştırdığımda; bazı illerde gece hayatının, kulüplerin, eğlencelerin, alkol ve uyuşturucu kullanımının giderek arttığını, neredeyse yaygınlaştığını gördüğümde çok şaşırmıştım. Elbette ki bu kızlarımız “kim vurduya” gitmeyecektir; hesap sonuna kadar görülecek, fatura kesilecek, mühür basılacak ve kalem kırılacaktır.

Ancak siyasette kazanma hedefiyle hareket edenlerin bu olaylardan elde etmek istedikleri görünür ve görünmeyen kazançların ne olduğunu yine açıklamalarından öğreneceğiz.

Cumhuriyet Halk Partisi'nin içine bulaşan yolsuzluk ve bununla beraber ortaya çıkan fuhuş gibi asayiş olayları; Kuvayı Milliye'yi oluşturan ve Cumhuriyet hafızasını koruyan bir partinin kimyasını nasıl bozduğunu görüyorsunuz ya... Milliyetçi Hareket Partisi'nde olan bitenler... Hareketin lideri Devlet Bahçeli teşkilatları teker teker tırpanlıyor, alınan yöneticiler yerine yeni isimleri getiriyor. Neye bulaştıkları veya bulaştırılmak istenmeleri halen belirsizliğini koruyan soru işaretleri içinde... MHP bir kabuk değişimine giderken teşkilat yapısını yeniden örüyor.

Bütün bunlar olurken ya AK Parti ne yapacak?

Bu dönem genel siyaset açısından değil, AK Parti içinde yapılacak bir değişimin ayak sesleri.

Yine Ahmed Arif'in deyimiyle; “namussuza, halden bilmeze, kahpe yalana karşı” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tartışmaların içine direkt ve endirekt girmeyerek, kavgayı sahasına gelen bütün topları kurmaylarına karşı atarak yeni bir dönemin başladığına işaret veriyor. Tam da terörsüz Türkiye projesinde iç cephenin tahkimatı yapılırken imdadına şu dizeler yetişiyor:

“Yiğit harmanları, yığınaklar kurulmuş / Çetin dağlarında vatanların / Dize getirilmiş haydutlar, hainler / Harmanına gelinmiş yetim hakkı sorulmuş / Hesap görülmüş / Demdir bu.”

Bu işlerin sadece faili meçhul cinayetlerle sınırlı kalacağını düşünenlere de şöyle bir notum var: Devlet malını çarçur edenin, yetimin hakkını yiyenin hesabını ahirete bırakmadan şu dar-ı dünyada sormaya yeminli ve niyetli bir dönemin de ilk adımlarının atıldığını ne zaman haber alacağız?

Dönelim başa:

Neler oluyor hayatta, bir de şu rüya gerçek olsa...

HÜRSES'TE YARIN

Uhud'un Çocukları Fehmi Çalmuk-2