Metrobüs durağında soğuk bir sabah…

Herkes aynı yöne bakıyor ama kimse birbirine bakmıyor.

Bir kadın kulaklığını düzeltip telefon ekranına eğiliyor. Yanındaki adam kahvesinden son yudumu alıyor. Bir öğrenci çantasını göğsüne bastırmış, kalabalığın itişine karşı dengesini korumaya çalışıyor.

Metrobüs yanaşıyor; kapılar açılıyor; yüzlerce insan tek bir gövde gibi içeri akıyor.

Omuz omuza. Nefes nefese. Ama birbirine değmeden.

Bir İstanbul sabahında her zaman yaşanan görüntülerin bir benzerine daha tanık oluyoruz...

Köprülerde trafik, vapurlarda çay kokusu, turnikelerde kart sesleri…

Şehir milyonlarca insanı aynı anda harekete geçiriyor…

Aynı saatte evden çıkan, aynı durakta bekleyen, aynı asansöre binen insanlar vardır. Fakat bu eşzamanlılık, beraberlik değildir.

Metrobüste göz göze gelmemek için başlar daha da eğilir. Birinin telefonu çalar, herkes duyacak kadar yakındır; ama kimse duymamış gibi yapar.

Bir durak sonra biri iner, yerine başkası biner. Hayatlar yer değiştirir, hikâyeler kesişir, ama temas gerçekleşmez.

Bir zamanlar bu şehirde mahalle yaşamı vardı. Kapı önünde başlayan sohbetler akşam ezanına kadar sürerdi. Şimdi güvenlikli sitelerde kapılar otomatik kapanıyor. Asansörde geçen otuz saniye, günün en uzun sessizliği oluyor. Yan yana yaşayıp birbirine yabancı kalmak, büyük şehrin en görünmez alışkanlığına dönüşüyor.

Dijital dünya bu yalnızlığı hem görünmez kılıyor hem de derinleştiriyor. Herkesin bir ekranı, herkesin bir akışı var. Parmaklarımız sürekli hareket hâlinde; ama kalbimiz çoğu zaman beklemede.

Sosyal medyada yüzlerce takipçi, sayısız hikâye, bitmeyen mesajlaşmalar…

Ama akşam eve döndüğümüzde bir kapıyı çalabileceğimiz kaç kişi var?

Şehrin ışıkları parlak; ama birçok evin içi sessiz.

Yüzlerce “bağlantı” içinde gerçek bağ kurmak zorlaşıyor. Çünkü bağ, zaman ister; dikkat ister; yavaşlık ister. Oysa İstanbul hızdır.

İstanbul’un temposu insanı hızlandırıyor; hız ise ilişkileri yüzeyselleştiriyor.

Herkes bir yere yetişme telaşında. İşe, toplantıya, ikinci işe, kursa…

Zaman kıymetli, dikkat dağınık, sabır az.

Kalabalıklar içinde kurulan bağlar, çoğu zaman bir duraklık mesafede kalıyor.

Belki çözüm, İstanbul’u yavaşlatmakta değil; kendimizi yavaşlatmakta. Aynı apartmanda bir selamı çoğaltmakta. Mahalle esnafıyla iki cümle sohbet etmekte. Sürekli ekran kaydırmak yerine, yanımızdaki insanla göz teması kurmakta. Çünkü şehir dediğimiz şey, binalardan çok ilişkilerden ibaret.

Aynı apartmanda yıllarca yaşayıp birbirinin adını bilmeyen komşular, her gün aynı saatte aynı vapura bindiği insanla tek kelime etmeyen yolcular…

Oysa bir zamanlar mahalle kültürü bu şehrin ruhuydu.

Kapı önünde sandalyeler, bakkalla ayaküstü sohbet, çocukların sokakta oynadığı akşamüstleri…

Şimdi güvenlikli sitelerde güvenlik var, ama güven yok. Kamera var, temas yok.

İstanbul kalabalıktır…

İstanbul’un kalabalığı kader olabilir; ama yalnızlığı olmak zorunda değil.

Şehrin kalabalığı insana güçlü olduğunu hissettirir. “Bu kadar insan yanılıyorsa ben de yanılabilirim” rahatlığı verir. Ama aynı kalabalık, insanı görünmez de kılar. Kimse kimseyi gerçekten fark etmez. Kalabalık, yalnızlığı gizleyen bir perdeye dönüşür.

Üstelik İstanbul sadece büyük değil; eşitsiz bir şehir.

Aynı semtte lüks rezidans ile dar gelirli mahalle yan yana.

Aynı caddede iki ayrı hayat akıyor.

Bu parçalanmışlık, ortak yaşam duygusunu zayıflatıyor.

Ortak alanlar azalıyor, ortak hikâyeler eksiliyor. İnsanlar birbirini görüyor ama tanımıyor.

Belki mesele İstanbul’un büyüklüğü de değil; bizim küçülen temaslarımızdır. Belki çözüm, sabahın o anında saklıdır.

Metrobüste yer vermek, asansörde gülümsemek, apartman grubuna sadece aidat mesajı atmamak…

Küçük, sıradan, ama insani adımlar…

Çünkü şehir dediğimiz şey beton değil; birbirine değen hayatlardır.

Ve belki de bir sabah, o kalabalığın içinde biri başını kaldırıp gerçekten bakarsa, İstanbul ilk kez o gün biraz daha az yalnız olur.

Belki de değişim, bu pazartesi sabahı metrobüste başımızı telefondan kaldırıp yanımızdaki insana selam, ayaktaki yolcuya yer vermekle başlar.

Küçük bir temas, koca bir şehrin ruhunu hatırlatabilir.