0
Geçmişten bu yana dövizle süregelen sıkıntılı yolculuğumuzun çeşitli evrelerini konuyla biraz ilgili olan herkes bilmekte ve ekonomimizin çok önemli bir sorunu ve aynı zamanda değişkeni olan bu hususta, her zaman ihtiyatlı davranmamızın faydalı olacağına ilişkin genel bir sağ duyunun hakim olduğu görülmektedir. Küresel ağın bir parçası olarak diğer ülkelerin de bu yolculuğu çeşitli duygularla yaşadığını dikkate aldığımızda, Ülkemizin; bu yolculuğun kaderini değiştirmek ve keyifli bir hale getirmek için ciddi çabalar içine girmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Döviz konusunun hassasiyetine ilişkin olarak, Hükümetin ekonomi politikasından sorumlu olan bazı Kabine üyelerinin yaptıkları çeşitli konuşmalardaki tespitler ile uyarılar da bu konunun önemini ve riskli boyutunu göstermektedir. Nitekim, 2016 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısının Türkiye Büyük Millet Meclisinde 20.01.2016-09.03.2016 tarihleri arasında görüşülmesi sırasında; Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek: "Rezervlerimiz; milli gelire oran olarak da, kısa vadeli borçlarımıza oran olarak da arzulanan noktada değil, bu açık ve nettir.", Maliye Bakanı Naci Ağbal: "Bankacılık kesiminin ve reel sektörün yurt dışına olan döviz cinsinden borçları konusunda dikkatli olmaya devam etmemiz elzem.", eski Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz ise: "Bu kurun yarın ne olacağını, bir sene sonra, üç sene sonra ne olacağını hiç birimiz kesin bir şekilde söyleyemeyiz doğrusu. Daha iyiye de gidebilir daha kötüye de gidebilir." şeklinde cümleler kullanarak, bugünlerde tartıştığımız ve çok konuştuğumuz konulara ilişkin görüşlerini ifade etmişlerdir.
Döviz ifadesini kullansak da en güçlü rezerv para olma niteliği ve diğer para birimlerini etkileme gücü nedeniyle, genelde doların kastedildiği bir ortamda, doların küresel çapta gerçekleşen değer artışını kabul etmekle birlikte, Ülkemizin içinde bulunduğu şartların ve çeşitli iç gelişmelerin etkisiyle TL'deki değer kaybının daha fazla olduğunu görmekteyiz. Bu durumu objektif olarak değerlendirme refleksini gösterebilirsek, rasyonel tedbirleri alma ve bu sorunu iyileştirme açısından başarı şansımız artabilecektir. Nitekim, döviz gelirlerimizin azalmasının ve buna paralel olarak da rezervlerimizin bir süredir düşüş trendine girmesinin, bir nevi sinyal olarak algılanamadığı görülmektedir. Öte yandan, doların 3,50 TL civarında yeni dengesini bulduğu ve ufak dalgalanmalarla bu seviyeyi koruyacağı anlaşılmaktadır. Ayrıca, doların bu seviyeden kalıcı bir şekilde aşağı düşmemesi halinde; spekülatif girişimlerin kısa vadeli sonuç alma becerisi de dikkate alındığında, kurlardaki söz konusu yükselmeyi bu tür iddialara dayandırmanın mantığı da ortadan kalkacak ve depremlerin izahında belirtildiği gibi fay hatlarında oluşan enerjinin boşalmasına benzer olarak, kurların da bu yükselişi ve sonrasındaki stabil durumu böyle izah edilebilecektir. Doların ulaştığı yeni rakım ekonomimizin iklimini doğal olarak etkileyecek ve ağırlıklı olarak olumsuz olmakla birlikte bazı olumlu sonuçlar da doğurabilecektir. Öte yandan, 6 Ekim 2016 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 2017-2019 dönemine ilişkin Orta Vadeli Programda (OVP) dolar kuru; 2017 yılı için 3,18 TL, 2018 yılı için 3,30 TL, 2019 yılı için ise 3,38 TL olarak öngörüldüğünden ve anılan Program ve dolayısıyla Bütçe de buna göre dizayn edildiğinden; bu yeni durum dikkate alınarak gerekli revizelerin yapılması gerekmektedir. Bu aşamada diğer ilginç bir durum ise şöyledir: T.C. Merkez Bankası 6 Aralık 2016 tarihinde yayımladığı "2017 Yılında Para ve Kur Politikası" adlı metinde "Uygulanmakta olan döviz kuru rejiminde TCMB'nin nominal ya da reel herhangi bir kur hedefi bulunmamaktadır." İbaresi yer almaktadır. Dolayısıyla, revize edilmeye ihtiyacı olsa da OVP'de bir dolar kuru öngörülmekte, T.C. Merkez Bankası ise bir kur öngörüsünde bulunmamaktadır.
Ülkemizde uzun süredir benimsenen ve dış konjonktürün de uygun ortam yaratarak katkı sağladığı "ucuz döviz" döneminin sonuna gelindiği anlaşılmaktadır. Çünkü, gerek küresel sermaye akışındaki azalış gerekse ithalattan kaynaklı cari açıktaki sınırın zorlanması, ayrıca ihracat ve turizm gelirlerimizin de düşmesi bugünkü ortama gelmemizi sağlamıştır. Cari döviz kurlarını ise "pahalı döviz" olarak nitelendirmek, göreceli ve tartışmalara açık bir konudur. Dolayısıyla, döviz kurlarının gelmiş olduğu seviye; ithalatı daha da azaltarak, ihracatı da kısmen artırarak cari dengeye katkı sağlayabilecektir.
Yaşadığımız süreçte, Devletin ve bu kapsamda kamu kurumlarının çok zorunlu durumlar hariç TL'ye dönüş yaklaşımını başlatması ve resmi ağızlardan yapılan çağrılara ve yapılan kampanyalara hem bireysel hem de kurumsal olarak olumlu reaksiyon gösterilmesi, dövizdeki kur artışının ivme kaybetmesine ve dövize olan talebin azalmasına; teknik ve psikolojik katkı sağlamıştır. Ancak, bu durum; iç piyasada bir rahatlık sağlasa da dış dünya ile olan rezerv paralara dayalı ilişkilerimizdeki sorunlarımızı çözmeye yetmez. Çünkü, asıl olan, döviz gelirlerimizdeki yetersizlik sorununu çözmektir.
Vatandaşların ve kurumsal bazı oluşumların, yapılan çağrılara ve oluşan kampanyalara olumlu reaksiyon göstermeleri takdire şayan olmakla birlikte, çeşitli saiklerle bireysel ve kurumsal tercihlerini farklı kullananlara da hoş görülü olunmasında fayda vardır. Çünkü, tasarruf sahipleri genelde bankalarda, kendi getiri tahminlerine göre TL mevduatı veya Döviz Tevdiat Hesabı (DTH) açmaktadırlar. Öncelikli düşünceleri ise enflasyon karşısında reel bir kayba uğramamak, mümkünse daha fazla getiri elde etmektir. Bu amaçla tercihini TL'den yana kullananlar mevcut faiz oranını, tercihini dövizden yana kullananlar ise DTH'nın faizlerinin TL faizlerine göre düşük olmasına rağmen olası kur artışlarını esas almaktadırlar. Dolayısıyla, gerek yastık altındaki dövizlerin gerekse DTH'nın TL'ye dönüşebilmesi için cazip ve reel getiri sağlayacak faiz oranlarının sunulması gerekmektedir. Bilakis faiz oranlarının daha da düşürülmesi söylemlerinin olduğu bu süreçte, dövizden TL'ye büyük çaplı bir geçiş beklentisinin gerçekleşme şansı bulunmamaktadır. Benzer bir şekilde şirketlerin de kendi özel durumları (ithal girdi, döviz borcu vb. nedenler) sonucunda ve bilançolarını kur dalgalanmalarına karşı koruma güdüsüyle farklı bir tercih yapabilirler.
Dövizi ve özellikle doları bozdurma kampanyalarının hız kazandığı bu süreçte ilginç görüntüler de ortaya çıkmıştır. En ilginci, çok sayıda vatandaşın; döviz bozdurma ve tekrar döviz alma işlemini ayni veya farklı döviz bürolarından birden fazla yaparak (az bir dönüştürme bedeli kaybını göze alarak), döviz bozdurduklarını gösteren onlarca fişi edinmeleri ve bu fişleri, indirimli veya bedava alışverişlerinde kullanmalarıdır. Bu durum; Ülkemiz insanının boşluklardan hızla yararlanma refleksini, ticari konulardaki zekasını, ekonominin kendi içindeki arayışını ve serbest akışını göstermektedir. Öte yandan, bu süreçte; "Sen niye dolarını bozdurmuyorsun" gibi benzer sorulara bir çok kişinin veya kurumsal oluşumun muhatap olması da diğer ilginç bir durumdur. Bu konularda objektif olunmalı, bireysel ve kurumsal özel nedenlere, paranın kendi değerini koruma arayışına ve teşebbüs hürriyetine saygı gösterilmelidir. Bu kısa süreçteki diğer bir görüntü ise altına ve Euro'ya olan ilgidir. Ancak, altını da döviz karşılığı aldığımızı unutmayalım. Euro'ya olan kısmi yönelmeyi ise; "çağrılara ben de uydum ve dolarımı sattım" şeklinde bir görüntü oluşturma ve/veya doların prim yapma kapasitesinin dolduğundan hareketle yeni bir pozisyon alma düşüncesi, sağlamış olabilir.
Söz konusu süreçte dövizden TL'ye dönüşe ilişkin çağrılar, kampanyalar, Devletin ve bu kapsamda kamu kurumlarının, vatandaşların ve özel kesimin yaklaşımı övgüye değer olmuş ve olumlu sonuçlar vermiştir. Ancak, gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye girişinin ivme kaybederek azaldığı, varlık barışıyla ve çeşitli teşvik unsurlarıyla Ülkeye yeni kaynak girişlerinin beklendiği bir ortamda, dövize yönelik tepkisel bu sürecin; iç ve dış piyasalarda Ülkemize yönelik bir panik havası oluşmasını engelleyecek bir şekilde yönetilmesinde de fayda vardır.
Gündeme getirilen diğer bir konu da; ticaret yapılan ülkelerle karşılıklı olarak milli paraların kullanılması hususudur. Bu konuya yönelik girişimlerin komşu ülkelerle ve bölgesel ticarette olumlu sonuçlar doğurması muhtemeldir. Ancak, dış ticaretimizin coğrafi dağılımına bakıldığında ve ülkelerin genel olarak rezerv paralara olan tercihi dikkate alındığında, temel sorunlarımızı çözmeyeceği, ancak katkı sağlayacağı görülmektedir.