Yolsuzluklarla İlgili Meclis Araştırma Komisyonu Raporu ve 128 Milyar Dolar…


AKP, 2002'de iktidar olduktan hemen sonra TBMM'de, 'Yolsuzlukların Sebeplerinin, Sosyal ve Ekonomik Boyutlarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla' bir Araştırma Komisyonu kuruldu, Komisyon hazırladığı raporu 2003 yılında TBMM Başkanlığına sundu.

Rapor, 1114 sahifeden oluşmaktadır. Ekleri hacimli olduğu için bastırılamamıştır.

Raporun ilk sahifesinde, Mustafa Kemal Atatürk'ün Kurtuluş Savaşını simgeleyen bir güzel portresi ile portrenin hemen altında şu veciz sözleri yer alıyor.

'İnsanlar daima yüksek, temiz ve mukaddes hedeflere yürümelidirler. Bu hareket şeklidir ki insan olanın vicdanını, dimağını ve bütün insani kavramını tatmin eder. Bu şekilde yürüyenler, ne kadar büyük fedakarlık yaparlarsa, yükselirler ve bu hareket şekli mutlaka açık olur.

Çünkü alnı açık, dimağı açık, kalp ve vicdanı açık insanlar tarafından idare olunabilen toplumlar ancak bu manada hareketlerin izleyicisi olabilirler. Fikirlerini, duygularını ve teşebbüslerini gizli tutanlar, gizli vasıtalar uygulamaya girişenler mutlaka utanma ve sıkılmayı gerektiren, akıl ve mantığın haricinde hareket edenler olabilirler. Bu gibi işlere girişenlerin sonu ergeç acıdır.'

O gün, veciz sözün önemini anımsatarak, ülkeyi nasıl yöneteceklerini ve hangi hedeflere doğru yürüyeceklerini, açık ve net bir şekilde ortaya koyuyorlardı. Şeffaf ve alınları açık olacaklarını, gizli ve saklı teşebbüslerinin olmayacağını halka mesaj olarak vermeye çalışıyorlardı.

Gerçekten o yıllarda büyük bir istekle ve samimi olarak (3Y) yolsuzluklarla, yasaklarla ve yoksullukla mücadele etme azimlerine şahit oldum.

Komisyonun üyelerinden biri de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu idi. 3 Komisyon üyesi arkadaşı ile birlikte verdikleri karşıoy yazılarında:

Komisyonun büyük bir uyum içinde çalıştığını, Türkiye'nin karşılaştığı bu büyük sorunla mücadelede, kararlı bir çaba harcadığını belirtmişlerdir. Komisyon Başkanı Azmi Ateş'in yansız tutumu ve komisyonun uyumlu çalışmasındaki katkısını vurgulamayı görev bildiklerini ifade etmişlerdir.

Eleştiri olarak sadece yerel yönetimlerle ilgili yolsuzluk dosyalarının Komisyona intikal etmediğini, bu konunun gerekirse başka bir araştırma komisyonu marifetiyle araştırılmasını umduklarını, yerel yönetimlerle ilgili ellerinde yolsuzluk dosyası bulunup Komisyona göndermeyen bürokratlar hakkında suç duyurusunda bulunulmasını istediklerini belirtmişlerdir.

İktidar, ülkenin önemli bir sorununa çare bulmak ve bu sorunu çözmek için samimi, adil ve yansız bir şekilde davranır ve tutum sergilerse muhalefet ancak yukarıdaki gibi eksiklikleri dile getirmekten öteye geçemez, geçse bile vatandaştan genel kabul görmesi söz konusu olamaz.

Komisyon sözcüsü ve AKP İstanbul milletvekili olan Nimet Çubukçuda Eski Bakanlar Yaşar Topçu, Mustafa Taşar, Yüksel Yalova, Şükrü Sina Gürel, Hüsamettin Özkan ve Yaşar Okuyan hakkında Meclis Soruşturması açılmasına ilişkin yeterli kanaate ulaşamadığını, bunun için raporun bu kısmına muhalif olduğunu vurgulamıştır.

O yıllarda aynı parti mensubu bir milletvekili arkadaşlarından farklı bir görüşe sahip ise muhalefet şerhi verebiliyordu. Şimdi pek yok.

Malum 2001'de bir ekonomik kriz yaşandı. Merkez Bankası eski Başkanı Gazi Erçel, Komisyona bilgi verirken, Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinin nedenlerine ilişkin değerlendirmesi şöyleydi:

'Bir olay ortaya çıktığı zaman, kriz, aynı zamanda bir panik başlıyor. Herkes başlıyor kaçmaya. Mesela sıcak paranın olduğu yerde, aman ben bir döviz alayım, ben bir kaçayım, bir kenara gidince, bu, zaten oluşmuş olan ortamı bir anda tetiklemeye başlıyor. Kötümserlik de olduğu zaman, normal zamanda işlemi yapamıyorsunuz. Mesela, Türkiye gerçekten, kendi kendine kötümserliğe örnek ülkelerden birisi. Düşünün; Irak krizinden önce de başladı, biraz bir iyimserlik oldu, sonra herkes kötümser. Yazılar kötümser, konuşmalar kötümser. Zaten biz karakter olarak da kötümser bir ülkeyizdir. Kötümserlik, karamsarlık, bu, tabii, krizi yaratan ortamı da beraberinde getiriyor.'

Gazi Erçel bu değerlendirmesini 'kendi kendini besleyen kötümserlik veya kendi kendini besleyen panik' diye adlandırılan terimlere dayandırıyor. Kendi kendini besleyen kötümserlik –self-fulfilling- Harvard Üniversitesinden Prof. Ricardo Hausmaan, kendi kendini besleyen panik de Jeffrey Sachs'in ifadeleridir

2000 yılı başında kur çıpası rejimi, bir bakıma sabit kur yürürlüğe kondu. 22 Şubat 2001 tarihinde de resmen dalgalı kura geçildi.

Döviz kurunun dalgalanmaya bırakılacağının 19 Şubat 2001 tarihinde belirginleşmeye başladığını gösteren veriler şunlar:

Gazi Erçel, 19 Şubat 2001 IMF yetkilileriyle yaptığı toplantıda bu konuda bir yaklaşımın ortaya çıktığı ve aynı gün Gazi Erçel'in T. Halk Bankasındaki hesaplarından birinin vadesi 9 gün öncesinden bozdurulmak suretiyle dolara çevrildiği görülmüştür.

Merkez Bankasınca 19-21 Şubat 2001 tarihlerinde eski kurlar üzerinden 5 milyar 188 milyon dolar tutarında döviz satışı yapılmıştır. Bankanın uluslararası rezervlerinin beşte biri erimiştir.

Komisyon; 19 Şubat 2001 tarihi itibariyle devalüasyon atmosferine girildiği halde, dönemin ekonomi yönetiminin dalgalı kura geçiş kararına ancak 21/22 Şubat 2001 gecesinde resmiyet kazandırabildiği ve Merkez Bankasının döviz rezervlerindeki erimenin önlenmesi için gerekli tedbirleri almadığı sonucuna ulaşıyor.

Kuşkusuz, dalgalı kura geçileceğinden haberdar olanlardan ucuza döviz alanlar kazançlı çıkmıştır.

Gelelim bugünlerde en çok konuşulan 128 milyar dolar meselesine.

2001 yılından bu yana piyasalara döviz likiditesi Merkez Bankası üzerinden gerçekleştiriliyordu. Esasen, T. C. Merkez Bankası Kanununun 4, 22, 53 ve diğer maddelerinde altın ve döviz rezervini yönetme görevi temel bir görev olarak Bankaya verilmiştir. Banka, bu yetkisini bir protokolle başka bir kuruma devredebilir mi? Bu da ayrı bir tartışma konusu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan son iki yılda MB kaynaklarından; cari açığın finansmanı için 30 milyar dolar, yabancı sermaye çıkışı için 31 milyar dolar, reel sektörün döviz cinsinden borcunu azaltmak için 50 milyar dolar ve vatandaşlarımıza da 54 milyar dolar karşılığı döviz ve altın kullanıldığını açıkladı.

Ayrıca; cari açığımızın finansmanı konusunun izaha ve belgeye ihtiyaç duymayacak kadar açık olduğunu belirtmekte ve dilerlerse yabancıların ne kadarlık bir meblağla çıktıklarını ve reel sektör şirketlerinin kendilerinin de bir açıklama yapabileceklerini ifade etmektedir.

Dünya Gazetesi yazarı Alaattin Aktaş, 128 milyar doların 20 ay gibi bir zamanda satıldığını iddia ediyor. Yani ayda 6 milyar dolar.

Kendi kendini besleyen kötümserlik veya panik ne zaman başlıyor. MB eski Başkanı Naci Ağbal'ın ve Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın görevden alınması mı? Görevden alınacaklarından haberdar olanlar var mıydı da ona göre pozisyon aldılar?

En önemlisi, satışların ne kadarı hangi kurdan, ne zaman ve kimlere yapıldığıdır

Yabancılardan veya reel sektörden açıklayanlar çıkar mı?

Ülke ekonomisini yönetenler, rezervleri eritmekle risk primini yükseltmek suretiyle ekonomiyi zora sokmadılar mı? Risk primi yüksekse yatırımcı gelmez ve dış borç almak veya dış borcu çevirmek de kolay olmaz.

Piyasa aktörleri ihtiyaç duydukları dövizi serbest piyasadan karşılamıyorsa Merkez Bankası devreye girer. Bu doğru. Vatandaşlar 54 milyar döviz almış. Neden? Çünkü tedbir olarak faiz silahı zamanında kullanılmamış, vatandaş negatif faiz almaktan kurtulmak için dövize yönelmiştir.

Hep soru sordun, doğru dürüst bir değerlendirmede bulunamadın diyenler çıkacaktır. Ne yapayım? Herkes soruyor, bari bende sorup öğreneyim dedim.

Gelin yazıya, bugünlerde popüler olan ve neden doğru dürüst karar alamadığımızı betimleyen bir fıkra ile son verelim.

Köyün birine bir çakmak getirmişler, çakmak o kadar kıymetli ki, sağı solu yakmaması, yanlış işlerde kullanılmaması için güvenilir birine teslim etmek gerekiyormuş. Köylüler toplanmışlar en güvenilir kişinin muhtar olduğuna karar vermişler.

Muhtar çakmağı alınca –ateşin sahibi olarak- saygınlığı artmış, etrafında dalkavuklar, yağcılar toplanmaya başlamış. Saygı arttıkça muhtarın kibri de büyümüş.

Muhtar, ateşi verenin köylüler olduğunu unutmuş. Yalakalarının ve dalkavuklarının tahriki ile ateşi baskı, korkutma ve sindirme aracı olarak kullanmaya başlamış. Kiminin evini, kiminin tarlasını ve malını yakmış.

Muhtarın baskısından, köy yaşanamayacak, ticaret ve iş yapılamayacak hale gelince köylüler köyü terk etmeye başlamış.

Köylünün biri, çevre köylerin niçin geliştiğini merak ederek köyün birine gitmiş. Oradaki huzuru, zenginliği, güzel bağ ve bahçeleri görünce sormuş 'Sizde çakmak yok mu?'

Köylüler 'var' demişler. Peki nasıl geliştiniz, bağınız, bahçeniz yanmadan nasıl böyle kaldınız?

Köylüler, 'yoksa siz çakmağı bir kişiye mi verdiniz?'

'Evet, muhtara verdik.'

Eyvah! büyük yanlış yapmışsınız. Hiç çakmak bir kişiye verilir mi?

Biz çakmağı bir kişiye, çakmak taşını başkasına, benzini de başka birine verdik. Ateş yakmak için üçünün bir araya gelmesi gerekiyor. Biri yanlış bir şey yapmaya kalksa ötekiler izin vermiyor.

Köylü, desenize biz hepsini bir kişiye vermekle kendi kendimizi yakmışız demiş.

Sağlıcakla kalın.