Yarınları Yoka Saydık!..

Padişahlık idaresinden Cumhuriyete geçmiştik. Ama, daha demokrasinin ne olduğunu bilmiyorduk.

Disiplin idaresinin buzlarını eriten demokrasi güneşi içimizdeki yılanların, çiyanların ortaya çıkmasına da sebep oldu. Ama başımızda büyük bir Başbuğ vardı.

Bir büyük karanlıktan bir büyük adamın önderliğiyle canımızı dişimize takıp savaşarak, aydınlığa çıkmıştık. Kendimize güvenimiz sonsuzdu. Yenmiş olduğumuz güçlükleri gözümüzün önüne getirip, yenemeyeceğimiz hiçbir güçlük olmayacağını sanıyorduk. Bu güven duygusu, yurdumuzun yeniden yaratılması çabasında bize kuvvet verdi.

Ve; O büyük adam artık yoktu !. Ama sonsuza kadar sahip olacağımız bir vatan bıraktı: "Söz konusu vatansa gerisi tefarruattır" ve "Ne Mutlu Türküm Diyene" ve daha çok şifrelerle..

Çok geçmeden, onun bir güç kaynağı olmaktan çıkıp, kuru bir övünme vesilesi haline geldiğini göremedik. Bu iman artık kafamıza, bileklerimize değil, çenemize kuvvet veriyordu. Büyük işler yapma yerine, büyük lâf etme yarışına girdik.

Zamanı dize getirdik,

Nice olmazlar bitirdik.

Neler neleri yitirdik,

Hızdan ayırdılar bizi.

Gördük ki:

Demokrasi'nin yanlış işleyişi" Bul parayı al oyu, bul oyu al iktidarı, bul iktidarı yap keyfinin istediğini" düşünenlerin oyunlarına kurban edildi. Yeri dolduramaz bunca yıllarımız heba edildi.

Unutulmamalı ki, bütün dünyada hakiki demokrasi örneği gösterilecek bir memleket, hemen hemen yok gibidir.

Demokrasiye yaklaşmak için birinci şart, fazilet ve ahlâk sahibi olmaktır bunu öğrenemedik.

Kanunların korkusu, güvenlik teşkilatlardan ziyade vicdanlardan gelmesi gerekir. Bu da bir memlekette okuyup yazma bilenlerin sayısındaki artışa bağlıdır. Okuma yazma bir terbiye şeklinde tecelli etmelidir: Siyasi terbiye, vatani terbiye ve unumi terbiye ile olur.

Şimdi aşağıda yazacaklarımı yanlış anlayıp da yahu memleketi CHP mi yönetiyor? Suç CHP'de mi? diyebilirsiniz. Evet diyorum. Hâlâ da aynı tarzda gidiyor. Türkiye'nin kurucu Önderi ATATÜRK, bu partiyi böyle bir idealde kurmadı. Gayesi Türklüğü yaşatmak değilmiydi.? Atatürk'den sonra ne zaman ki, "Bozkurt" sembolümüzü öcü gibi görmeye başladılar, o zaman evrilme başlamıştı bile.

Atatürk’ün kurduğu parti'ye ne kadar bölücü, yıkıcı kişileri içlerine aldıysa, o zaman güvenirliğini yitirdi. Parti yetkilileri, parti içinde olanlara bu toprakların, Türk toprakları olduğunu ve kanunlarına saygı duyulmasını bir türlü anlatamadılar ve anlatmak istemediler.

Özgürlük de özgürlük, bağımsızlık da bağımsızlık. Kim istemez bunu. Meğer niyetleri başka.

Yıllardır, Kürt ya da Alevi, Sünni diye ayırma ve bölme çabaları, sonunda dönüp dolaşıp şehri şehire, köyü köye, mahalleyi mahalleye, sporcuyu sporcuya, öğretmeni öğretmene, öğrenciyi öğrenciye, nitekim kardeşi kardeşe düşman edecek kadar gözü dönmüş bir ortama getirip bıraktılar bizi.

Rüzgâr eken fırtına biçer. Simdi sıra biçmeye gelince mi farkettiniz tehlikeyi? Rüzgarlar ekilirken alkış tutanlar sizler değil miydiniz?

Vur ha, kır ha, öldür ha! haykırışlarından geçilmeyen gazeteleri besleyen, birtakım saf kişileri sokağa dökülmeye, adam dövmeye, hattâ öldürmeye kışkırtan aynı zihniyet de olan insanlar değil miydi?

Türk düşmanlığı: düşünün ki, düşmanlık besleyen ve hainler ile beraber olan Türk olursa insan nasıl şaşırmaz, nasıl üzülmez?

Hiç Türk Türke, Türklüğe düşman olabilir mi? Ancak bir ulusun içinde o ulusun benliğine, özüne kin besleyenlerin sayısı kısa zamanda gözle görülürcesine çoğalırsa, üstelik bu akıma birtakım aydın kişiler önayak olurlarsa o zaman bu ulusun korkulacak bir hastalığın kurbanı olduğuna hükmetmekten başka ne yapabilirsiniz?

İste bunların asıl nedeni, Atatürk ilkelerinden olan Türk milliyetçiliğine yüz çevirmekten başka ne olabilir?

Yarınları yoka saydık,

Ortak gülüşlere kıydık.

Nerede şeytana uyduk,

Hazdan ayırdılar bizi.

(Zeki Akdağ)

Kalın Sağlıkla

Tanrı Türkü Korusun

Sevgi ve Saygılarımla