Uyuyan Hücreler ve Odaklar

Tarikat, Cemaat ve Mezhepler

Türkiye'de din yapısının yeterli, sağlam bir biçime kavuşmadığını gösteren olayların başında, "şeriat düzeni" isteyen tarikatlar ve cemaatler gelir.

Oysa bu gibi oluşumlar Osmanlı toplumunun da sorunuydu. Laik bir yönetimde devletin tarikat ve cemaatler, hatta mezhepler ile ilgisi yoktur, olamaz da.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Osmanlı toplumunun başlangıcında ortaya çıkan dinden kaynaklanan bütün olaylar, tarihin akışı içinde, ortamın yapısına göre, yeni kılıklara girerek sürmüştür.

Bu olayları yaratan odaklar çağlar boyunca kendilerini başarıyla gizlemiş, toplumun durumuna göre, etkinliklerini sürdürme olanağı bulmuşturlar. Olayların biçimi, onları yöneten odakların tutumunu değiştirmemiştir.

Öte yandan, bu tutucu odakların dayandığı şeriat, Kurân'in ayetlerine bir kez bile uymamıştır. Bunlar dinin içini özel çıkar, özel yarar ile doldurmuşlardır. Özellikle tarikat denen kuruluşların, bu sarsıcı olayları yöneten odakların, bilimsel anlamda, Kuran'la bağdaşanı yoktur.

Toplumun güçlü olduğu dönemlerde, sesini çıkaramayan, yetersiz kalan dinci odaklar, toplumun bunalıma yüzyüze geldiği dönemlerde, güçlü görünme isteğiyle ortaya çıkmış, sarsıntıya sarsıntı katmayı başarı saymıştır.

1789'dan sonra ortaya çıkan, 1876'ya dek süren dinci olayların temelinde yeniliğe eğilim gösteren padişahları devirme girişimleri saklıydı.

1919 dolaylarından başlayıp 1920'ye ulaşanlarda Kurtuluş Savaşı'nı başarısızlığa uğratma, 1920'den 1924'e gelenlerde halifeliği kurtarma, 1924'ten sonrakilerin hepsinde Atatürk devrimlerini geçersiz kılma, şeriat devleti kurma, Tanzimat'tan önceki duruma dönme eğilimleri egemendir.

Atatürk'ün sağlığında gerçekleştirilen bütün devrimlere karşı çıkışın arkasında hurafe aşılı din, bilgisiz çoğunluğun oluşturduğu tabandan gelen bir güç olarak etkisini sürdürmüştür.

Nitekim Atatürk'ün ölümünden sonra, çıkarılan siyasi af'tan yararlanarak TBMM'ne giren bütün eski muhalifler sık sık yeniledikleri "milli gelenekler, milli inançlar" örtüsü altında dil, yazı devrimleri başta olmak üzere, bütün yenilikleri ucundan kıyısından budamaya başladılar.

Buna da bir kılıf uydurarak "Nesiller birbirini anlamıyor" eski okullar, medreseler kapatıldığı için "ölülerimizi yıkayacak din adamı bulunamıyor", " gençlerin tarihle olan bağları kopuyor", " diye öneri sundular.

Nasıl ki şimdi "mezar taşlarını okuyamıyoruz" gibi

Bu öneri sunanların TBMM'nde Atatürk'e açıktan açığa değilse de, sinsice karşı çıkan insanlardı.

Onların ardından yürüyen kalabalık da, genellikle tarikat ve cemaatlere bağlı bilgisiz kişilerden oluşan çoğunluktu.

Dinin, eskiye dönüşte, ilk başarısı, tarikatların yeniden çalışmasına göz yumulmasını sağlamak oldu.

Darwin kuramını; hadislere, şeyh sözleri ile çürütmeye çalışan nice aydınlar gördük, mezarlardan medet uman nice bilginler gördük. Tıbbi konularda Eyüp Sultan'da adak sunan düşünürler gördük.

Bunları yazarken Ziya Paşa'nın sözlerini yazmamak olur mu?

İslâm ülkelerinin durumunu şöyle izah ediyor.

"Diyâr-ı Küfri gezdim beldeler kâşâneler gördüm

Dolaşdım mülk-i İslâm'ı bütün virâneler gördüm

Bulundum ben dahi dâru'ş-şifâ-i Bâb-ı Âlide

Felâtun'u beğenmez anda çok divâneler gördüm"

Yüz yıldan fazla Ziya Paşa bu tartışılmaz gerçeği de dile getirmiştir.

Biz Türkler, büyük medeniyetler yaşamış milletiz. Yüce İslâmiyet bizim sancağımız ile cihâna yayıldı. Bu yüce dinimizi üç beş bilgisiz ve menfaatçi oluşumlara teslim etme niyetimiz asla olamaz..

Türk gençliğini, Türk istiklâli ve İstikbâli'ni bu gibi odaklara bırakmamız mümkün değildir.

Ulu Önderimiz ATATÜRK, devletimizi kurduğu zaman asla bunlara müsaade etmemiştir.

Din işlerinin temel resmi kurumu: DİNAYET İŞLERİ BAŞKANLIĞIDIR.

Kalın Sağlıklı

Tanrı Türkü Korusun

Sevgi ve Saygılarımla