Adalet dağıtanlar her şeyimiz, geleceğimizin de teminatı. Onlar zor görev üstlenmişlerdir. Bireyler arasındaki hukuki sorunları çözme ve kamu düzenini korumak adına gerekirse kişilerin hürriyetini kısıtlama gücüne sahiptirler. Kuşkusuz bu güç ve yetkiyi hukuk adına kullanmaktadırlar.
Bir ülkede hukuk iyi işleyemiyor ve önünde engeller varsa, haksızlıkların önlenmesi, ekonominin ivme kazanması ve yatırımların artması mümkün değildir. Nitekim AB ile ekonomik ilişkilerimizde hukukun üstünlüğüne, temel haklara, demokrasiye ve medya özgürlüğüne vurgu yapılmaktadır. (AB Ekonomi sorumlusu komiser ile Mehmet Şimşek ortak bildirisi)
Kişi hürriyeti ve güvenliği temel haklardandır. Bunları kısıtlarken, Anayasa Mahkemesinin bu konudaki hak ihlalleri ile ilgili kararlarında ortaya koyduğu ilke ve kriterleri dikkate almak ve ona göre karar vermek gerekir. Denebilir ki Anayasa Mahkemesinin kararları mı uygulanıyor, tutuklamada izlenecek yol konusundaki fikirlerinden istifade edilsin. Faydalananlar mutlaka vardır.
Suç işlediği yönünde hakkında kuvvetli iz, eser, emare ve delil bulunan kişinin gözaltına veya muhafaza altına alma işlemlerinden önce yakalanarak özgürlüğü geçici olarak kısıtlanır. Gözaltı ise yakalanan kişi hakkındaki işlemlerin tamamlanması amacıyla kişinin yetkili hakim önüne çıkarılmasına veya serbest bırakılmasına kadar kanuni süre içinde özgürlüğünün geçici olarak kısıtlanmasını öngören bir koruma tedbiridir. (Emre Soncan)
Hakim kararı olmaksızın Cumhuriyet savcısı veya yetkili kolluk amiri tarafından kişi gözaltına alınabilir. Gözaltı süreleri Anayasa ve kanunlarda belirtilmiştir. Bu süreler aşılırsa hak ihlali söz konusudur.
Anayasa Mahkemesinin muhtelif kararlarında (özellikle başvuru numarası:2023/89439, K.Tarihi:10.2.2026 kararı) tutuklama için ortaya koyduğu ölçütler şunlardır:
Tutuklama kararını, soruşturma aşamasında Sulh Ceza Hakimi, kovuşturma evresinde ise davaya bakan Mahkeme verir. Kararın hukuka uygun olabilmesi için keyfi davranmamak, ilkeleri dikkate alarak analiz etmek gerekir. Bu da kolay bir iş değildir.
1.- Öncelikle şüpheli veya sanığın tutuklanmasının kanuni dayanağının olup olmadığının belirlenmesi gerekir. Örnekle açıklamak gerekirse, kişinin silahlı terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme suçundan Ceza Muhakemesi Kanununun 100.maddesi uyarınca tutuklandığını varsayalım.
2.- Tutuklamanın ön koşulu olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirti bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerekir. Örnek: Kişi terör örgütünün çağrısı üzerine, cep telefonundan bu haber kanallarından birine erişerek çağrıya uygun şekilde ve yakın sayılacak zaman diliminde duvar yazıları yazmıştır. Dolayısıyla atılı suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin varlığını gösteren somut delillerin bulunduğu görülüyor.
3.- Tutuklama tedbirinin meşru bir amacının olup olmadığının değerlendirilmesi. Kişinin kaçma veya saklanma girişiminde bulunma ihtimali veya delilleri değiştirme riskinin olup olmaması. Ceza Muhakemesi Kanununun 100/3.maddesi kapsamında sayılan katalog suçlarda (Kasten öldürme, uyuşturucu ticareti, cinsel istismar v.b) işlendiğinde, tutuklama nedeninin (delilleri karartma veya kaçma şüphesi bulunduğu kanunen var sayılır. Ancak hakim tutuklama kararı vermek zorunda değil, değerlendirme yaparak Adli Kontrol Kararı verebilir.
Sulh Ceza Hakimliğince, silahlı terör örgütüne belirtildiği şekilde yardım etmeyi katalog suç olarak belirtilmiş ve delillerin henüz tam olarak toplanamamış olması, kaçma ve delilleri karartma şüphesinin bulunması, öngörülen ceza miktarı dikkate alındığında bu aşamada verilecek adli kontrol tedbirinin yetersiz kalacak olması nedeniyle tutuklama kararı verilmiştir.
Anayasa Mahkemesi, kişinin örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme suçunun katalog suçlardan olmadığını, kaçma veya delilleri değiştirme riski gibi bir tutuklama nedeni olduğunun var sayılabilmesi için şüpheli veya sanığın davranışlarının delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunması hususlarında kuvvetli şüphe oluşturması gerektiğini belirtmiştir.
Ayrıca, şüphelinin veya sanığın durumunun dikkate alınması gerekmektedir. Sabit bir yerleşim yerinin olup olmaması, mesleği, mal varlığı, ailesinden veya iş yerinden kaynaklı bağlantıları, yakalanma şekli, süreç içerisindeki davranışları, başka bir ülkeye gitmesini veya orada barınmasını kolaylaştıran bazı özel koşulların bulunup bulunmadığı, kişilik özelliklerini ortaya koyan olgular, ahlaki durumunu gösteren tutum ve eylemleri gibi kişisel (subjektif) unsurlar birlikte değerlendirilerek bir kanaate ulaşılmalıdır.
4.- Tutuklama tedbirinin ölçülü olup olmadığı. İsnat edilen suça ilişkin olarak kanunda öngörülen cezanın ağırlığı, kaçma şüphesine işaret eden durumlardan biridir.
Avrupa Adalet Divanı içtihatlarında ölçülük ilkesinin “gereklilik”, “elverişlilik” ve “orantılık” unsurları ölçü olarak tanınmıştır.
Yurt dışına çıkarılma ile ilgili hükümlerin uygulanmasında ilgili hükmün koruduğu kamu menfaati ile yurt dışına çıkarılmanın bireyin, ekonomik, mesleki ve şahsi varlığı için sonuçları ile beraber, yurt dışına gitmek istemeyen karısı ile olan evliliği ve öteki sosyal ilişkileri üzerine etkileri arasında bir dengenin kurulması şarttır.
Orantılık, araç ile amaç arasındaki “makul” dengeyi ifade eder.
Anayasa Mahkemesi de bir kararında (E:2020/60, K:2020/54, K:1.10.2020) şöyle demiştir: “ ……ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, gereklilik başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını ve orantılık ise başvurulan önlem ve ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir.”
VE BİR FIKRA:
Gelin yazımızı, hukukun nasıl eğip büküldüğünü, yozlaştığını, çıkara dönüştüğünü anlatan bir fıkra ile sonlandıralım.
Tanınmış bir Mısırlı yazar ve ileri görüşlü Tawfik Al-Hakim’in “Adalet Konseyi” adlı oyununda geçer bu fıkra.
Oyun, bir adamın kestiği kazı bir fırıncıya vermesiyle başlar. Fırıncı, adamdan kavrulmuş kazını almak için yaklaşık bir saat sonra geri dönmesini söyler. O sırada kadı fırına giderek fırıncıdan yiyecek bir şeyler ister. Fırıncı, bu kazdan başka bir şeyim yok, bunun da sahibi var biraz sonra almaya gelecek der. Kadı, kazı bana ver. Sahibi geri gelirse ona kazın uçup gittiğini söyle. Kadı kazı aldı ve gitti. Kazın sahibi geri dönüp kazını istediğinde fırıncı kazın uçup gittiğini söyler. Kaz sahibi sinirlenip fırıncıya sen deli misin? Kesilmiş ölü bir kaz nasıl uçabilir?
Kaz sahibi hak aramak için fırıncıyı dava etmeye karar verir. Mahkemeye kadı huzuruna giderlerken kavga eden iki kişiyle karşılaşırlar. Bunlardan biri Yahudi biri Müslüman. Fırıncı bunları ayırmaya çalışırken yanlışlıkla parmağı Yahudi’nin gözüne girer ve gözü çıkar. Fırıncı bu durum karşısında kaçar ve saklanmak için caminin yüksek bir yerine çıkar. İnsan kalabalığı onu yakalamaya çalışırken fırıncı oradan can havlıyla atlar ve bir yaşlının ölümüne sebep olur.
Yaşlı adamın oğlu fırıncıyı yakalar ve birlikte kadıya giderler. Kadı fırıncıyı görünce kaz olayını hatırlar. Fırıncının başka iki davası daha olduğunu bilmiyordu: kaz çalmak, göz oymak ve adam öldürmek.
Kadı üç davayı duyunca bunları nasıl çözeceğini düşünmeye başlar. Davaları tek tek ele alalım dedi mağdurlara. Kaz davasıyla başladı. Kaz sahibi fırıncının kazını çaldığını iddia etti. Kazı kesildikten sonra fırıncıya verdiğini ve pişirmesini istediğini, ancak döndüğünde fırıncının kazın uçup gittiğini söylüyor der. Sayın kadı ölmüş bir kaz nasıl uçar olacak şey değil. Kadı kaz sahibine Tanrıya inanıyor musun? diye sorar. Adam evet der. Kadı; “kemikleri çürüdükten sonra dirilten O’dur. O halde kalkın, adama bir lafınız yok…ikinci davayı getirin”
Yahudi içeri girer ve “Bu adam (fırıncı) gözümü çıkarttı” dedi. Kadı, Yahudi’ye “Göze göz, dişe diş, fakat Müslümanın kafire diyetinin yarısıdır” dedi. Yani ikinci gözünü çıkar ki biz de Müslümanın bir gözünü çıkaralım” Yahudi, “Hayır, hayır…..Ona karşı olan iddiamdan vaz geçiyorum” der.
Kadı, “Üçüncü davayı getirin” dedi. Bunun üzerine ölen ihtiyarın oğlu gelip, “Bu adam caminin minaresinden babamın üzerine atladı ve onu öldürdü” dedi. Kadı, “Sanığı aynı yere götürün. Sende oradan üzerine atlarsın.” Delikanlı; “Ama sayın yargıç, sağa veya sola hareket ederse ölebilirim.” Kadı delikanlıya, “Vallahi bu benim sorunum değil. Baban neden sağa sola hareket etmedi?” Delikanlı, “Hayır ondan bir şey istemiyorum” der ve davasından vazgeçer.
Adalet iyi işlerse her şey güzel olur. Fıkradaki gibi değil tabi.