Ülkemizin çeşitli sorunları; kronik, kapsamlı ve çetrefilli görünmekle birlikte, bir yönden de bu sorunların çözümü, doğru bir yaklaşım gösterilmesi halinde kolaydır. Çünkü, günümüz dünyasında bilginin arttığı, teknolojinin geliştiği, ulaşım ile iletişimin hızlandığı ve coğrafi sınırların bir anlamda kalktığı bir ortamda ve çeşitli sorunların nasıl çözüldüğüne ilişkin sayısız dünya örneklerinin bulunduğu dikkate alındığında, öncelikle yapmamız gereken husus; sorun oluşturan konulara ciddi olarak yaklaşmak ve sorunun çözümüne inanmaktır. Her konuda dünyada o sorunları aşmış ülke deneyimlerini araştırmak ve ülkemizin şartlarını da gözeterek çözüme ilişkin yöntemleri uygulamaya geçirmek için, planlı ve programlı bir süreç gerekecektir. Kuşkusuz Ülkemizdeki çeşitli temel sorunların çözümünde farklı süreçler gündeme gelecek ve bu kapsamda ilgili sektörlerin, akademik camiaların, mesleki kurumların, sivil toplum kuruluşlarının, medyanın ve kamuoyunun önemli katkıları olacaktır. Ancak, burada en önemli görev siyasi iktidarlara ve bürokratlara düşmektedir. Siyasi iktidarların ülkenin tüm sorunlarına gerekli odaklanmayı yapabilmesi, tüm enerjisi ile vaktini bu sorunlara ve çözüm yollarına yöneltebilmesi için, seçim dönemleri hariç iç siyasetin hararetini düşürmesi gerekir. Demokrasilerde muhalefetin ve kamuoyunun eleştirileri doğal karşılanırken, iktidarın ise elindeki çeşitli güçlere rağmen eleştirilere karşı gösterebildiği tahammül seviyesi, muhalefetin de sabırla iktidara gelme sürecindeki performansı önem kazanır. Öte yandan, ülkeler arasında iyi ilişkilerin kurulması ve geliştirilmesi de mevcut sorunların çözümüne önemli katkılar sağlar ve yeni sorunların oluşmasını önler. Özelikle ülkeler arasında ebedi dostluk ve düşmanlık anlayışından ziyade çıkar ilişkilerinin mantığına odaklanmak ve bu politikayı da istikrarlı, uzun vadeli ve kurumsal bir nitelikte götürerek ulusal bazda oluşturmak gerekmektedir.
Ülkemizin coğrafi ve stratejik konumu, tarihsel geçmişimiz ve devlet deneyimimizin yanı sıra genç nüfus yapımız, yetişmiş insan gücümüz ve ekonomik potansiyelimiz dikkate alındığında, halen çözümlenememiş sorunlarımızın varlığına bakıp üzülmemek mümkün değildir. Toplumumuzdaki sevgiyi, hoşgörüyü ve uzlaşı kültürünü artırmak ve Ülkemiz çıkarları karşısında bireysel ve siyasi çıkarlarımızı törpülememiz, sorunların çözümünde gerekli olan ortamın oluşmasına önemli katkılar sağlayacaktır. Öte yandan, Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk'ün başlattığı başarılı bir proje kapsamında yetenekli öğrencilerin yetiştirilmek amacıyla çeşitli dallarda yurt dışına gönderilerek oluşturulmaya çalışılan yetişmiş insan gücü açısından bakıldığında; bugün Ülkemiz çok avantajlara sahiptir. Gerek kamuda gerekse özel sektörde yetişmiş nitelikli insan gücümüzün sayısının daha da artırılması, kapsamlı bir dönüşümün hızlanmasını sağlayacaktır. Bu kapsamda, beyin göçü açısından olumsuz bir ivme yaşayan Ülkemizde, bu ivmenin tersine dönmesi için yapılan çağrıların ve söylemlerin tek başına etkili olmadığı algılanmalı ve yurt dışında çeşitli alanlarda başarılı çalışmaları olan ve uluslararası platformlarda iz bırakan değerlerimizin geri dönüşlerinin; ülkemizdeki her türlü şartların yurt dışındaki ortamla uyum sağlamasıyla mümkün olacağı unutulmamalıdır. Bu süreçte en önemli hususların başında da toplumun tüm kesimlerinin uzlaştığı bir eğitim modelinin daha fazla gecikilmeden kurulması ve uygulanmasıdır. Çünkü, bugün için yaşadığımız bir çok sorunun temelinde eğitim alanındaki yetersizliğimiz ve yanlışlarımız vardır.
Bu günlerde yönetim şeklimizin çok tartışıldığı hepimizin malumudur. Özellikle Ülkemizin siyasi geçmişinde çok sık hükümet değişikliği yaşandığı ve bunun sonucunda istikrardan uzaklaşıldığı hususunda bazı eleştirilerin de yapıldığı görülmektedir. Ancak, konu istikrardan açılmışken, gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husus ise sık sık yapılan bakan değişiklikleridir. Farklı siyasi partilerin iktidara gelmesi sonucu gerçekleşen bakan değişiklikleri doğal bir sonuçtur. Ancak, ayni siyasi partinin iktidarında sık sık bakan değişikliklerinin gündeme gelmesi; bu durum 'bakanların performansından mı, isabetli bakan atamalarının yapılamamasından mı veya başka bir nedenden mi kaynaklanmaktadır.' sorularını akla getirmektedir. Performansı düşük bakanların kabine dışında bırakılması yadırganmayacak bir karardır (Kabinelerde bakan olma, mevcut kabinede yerini koruyamama veya bakan iken yeni kabinede yer bulamama durumlarını; sadece bireysel donanıma veya bakanlık performansına bağlamak eksik bir tanımlama olabilir. Çünkü, bu kararlarda çeşitli siyasi gerekçelerin ve diğer nedenlerin etkileri bulunabilir). Kabinelerdeki bakan kaydırmaları ise performanstan ziyade siyasi dengelerle ilgilidir. Dolayısıyla, hangi nedenle gerçekleşirse gerçekleşsin, ilgili bakanlıkların başındaki bakanların sık sık değişmesi, genel olarak kurumsallaşması yeteri düzeye varamamış bakanlıkların ve ilgili kamu kurumlarının doğal olarak performansını etkileyecek, yeni atanan bakanların sorunlara ve çözümlere yaklaşım farkları nedeniyle zaman kaybı yaşanacaktır. Ayrıca, bu durumun bürokrasi açısından da çeşitli sonuçları olacaktır.
Eleştirilerin yoğunlaştığı bir diğer alan ise bürokrasidir. Özellikle Ülkemizdeki siyasiler tarafından sorunların geleneksel sorumlusu olarak bürokratların gösterilmesinde ve 'bürokratik oligarşi' başlığı altında yapılan bu eleştiriler de kısmen haklılık payı olmakla birlikte, bu tutum; bir yönüyle de siyasilerin kolaycılığı tercih etme ve sorumluluğu atma çabası olarak da değerlendirilebilir. Çünkü, bürokratlar; siyasi iktidarın amaçları, hedefleri ve talimatları çerçevesinde mevcut mevzuata uyarak veya mevzuat değişiklikleri yapılmasını sağlayarak, gerekli sistemleri kurma, geliştirme, koordinasyonu sağlama, sorunları çözme ve diğer rutin işlerin aksamadan ve iyileştirilerek yürütülmesi amacıyla istihdam edilirler. Ayrıca, yürürlükte olan idari ve yasal düzenlemeleri hazırlayan kesimlerdir. Dolayısıyla, sistemin önemli bir zinciridirler. Söz konusu bürokratları bir günde atama veya bir günde görevinden alma gibi bir yetkiyi elinde bulunduran siyasi iktidarların bürokrasiyi çok eleştirmesi bu açıdan bakıldığında ilginç bir durumdur. Bürokratların yanlışlarını ve performanslarını en iyi değerlendirebilecek kişiler olarak ilgili bakanlar; gerek kendi gözlemleri gerekse muhatap çevrelerin ve kamuoyunun değerlendirmelerini dikkate alarak bürokratların atanması veya görevden alınması işlemlerini gerçekleştirirler. Dolayısıyla, bürokratların gücünü abartmamak ve onların çalışmalarından sorumlu olanların ise siyasiler olduğunu unutmamak gerekir. Bu bağlamda bakıldığında, ilgili alanlarda işi en iyi yapabilecek kişilerin bürokraside o işlerin başına getirilmesi, uzun süreli bir çalışma ortamı yaratılması ve başarı veya başarısızlığın objektif olarak değerlendirilmesi önem kazanmaktadır. Özellikle deneyimli ve çözüm üreten üst düzey bir bürokratın yetişme sürecinin yirmi yıldan az olamayacağı dikkate alındığında, bu görevlere o kurumun içinden yapılan atamaların daha sağlıklı sonuçlar vereceği ve daha alt düzeyde çalışanların motivasyonunu artıracağı yadsınamaz bir gerçektir. Ayrıca, gerek kurum içi atamalarda gerekse personel alımlarında liyakat kavramı içselleştirilerek karar verilmeli, yapılacak atamalarda her türlü detaya dikkat edilerek kamu görevlilerinin saygınlığı korunmalıdır. Bürokratlar, nihai olarak siyasi karar vericilerin direktiflerini yerine getirmekle birlikte, inandıkları teknik uyarıları ve önerileri zamanında yapabilmeli, siyasi irade de bu yaklaşım ortamını yaratarak hata yapma olasılığını azaltmalıdır. Atamalarda; mesleki yeterlik, deneyim, temsil kabiliyeti, iş ahlakı ve sorumluluk bilinci gibi kıstaslar öne çıkarılmalıdır. Çünkü, bu kıstaslara dikkat edilerek yapılacak atamalar sonucunda; bürokrasinin ve kabinedeki siyasetçilerin kurumsal performansları artacak, kamuoyu nezdindeki hak ve adalet duyguları pekişecektir. Siyasi iktidarlara asıl zararı ise; siyasi yakınlığına güvenen, ilgi ve ağırlığını bu alana veren, dolayısıyla sorumlu olduğu kamu kurumunun asli faaliyetlerine gerekli zamanı ayırmayan kamu görevlilerinin vereceği unutulmamalıdır.
Yazımı burada sonlandırırken, bürokrasiden de konu açılmışken, bir anekdotu aşağıdaki satırlarda sizlerle paylaşmak istedim.
Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğünde Devlet Bütçe Uzman Yardımcısı olarak göreve başladıktan sonra duyduğum ve kulaktan kulağa fısıldanan bir anekdotu yıllar geçse de hiç unutmam ve 'her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır' atasözünün bürokrasideki ilginç bir örneği olarak hatırlarım. Yakın bir zamanda rahmetli olan; babacan tavırlı, mütevazi, karizmatik, esprili ve birazcıkta kilolu bu Genel Müdür Yardımcımız (GMY), kendisine yardımcı olmak üzere görevlendirilen ve makam kapısının karşısındaki sandalyede oturan hizmetlinin, zile basıp her çağırışında odaya geç gelmesine kızmaya başlamış ve günün birinde hizmetliyi çağırmış; 'Benim koltuğuma otur.' demiş. Hizmetli ne olduğunu anlamaya çalışırken GMY kolundan tutup oturtmuş ve demiş ki; ' Ben de senin koridordaki sandalyene oturacağım, sen zile basacaksın ve benim senin yanına kaç saniyede geleceğime bakacaksın.' GMY gidip hizmetlinin yerine oturmuş, hizmetli zili çalar çalmaz da birkaç saniye içinde makamın kapısından dalmış ve 'Bak gördün mü kaç saniyede geliniyormuş? ' demiş.