Savaşın Gölgesinde

Savaşlar ve çatışma alanları her geçen gün çoğalıyor.

Savaşın konuşulmayan yüzü sivillerdir. Görünen yüzü ise siyasetçiler — ve şu an da bu yüz, toplumların hem bugününü hem yarınını giderek daha da derin bir gölgede bırakıyor.

Sadece İran’da, savaşın ilk günlerinde hayatını kaybedenlerin arasında en az 300 çocuk vardı. Minab’daki bir ilkokul vuruldu: 175 kişi, büyük çoğunluğu çocuk. Bunlar rakam değil, insandı. Ama söylemlerde nesneye dönüştüler.

Batılı yorumcular İran’da kadınların zulüm gördüğünü öne sürüyor — haklılar. Ama aynı anda kaç kadın, çocuk ve erkeğin bomba altında kalacağını önemsemiyorlar. İnsanları kurtarmak adına masum insanları öldürmek: bu çelişkiyi görmemek, ya körlük ya da ikiyüzlülük.

Savaş yalnızca cephe hattında yaşanmıyor artık. Füzelerin hedefi olunmazsa bile hatalı rotasyon veya neden oldukları enkaz yığınları ile düşen şarapneller de sivilleri hedef haline getiriyor. Sosyal medya aracılığıyla şiddet görüntülerine kesintisiz maruz kalmak, bölgeden binlerce kilometre uzaktaki insanlarda bile derin bir çaresizlik ve yas hali yaratıyor.

Hürmüz Boğazı’nın kapanması enerji fiyatlarını olumsuz etkiliyor; bu, doğrudan sofralara ve ekonomiye yansıyor. Siviller savaşan değil, ama savaşın bedelini ödüyor.

Tarih bize şunu gösteriyor: savaşlar bitse de kalıntıları nesiller boyu sürer. Irak’ta savaştan yirmi yıl sonra hâlâ elektrik kesintileri, hâlâ kronik işsizlik ve yoksulluk var. Suriye’de doğup mülteci olarak büyüyen bir nesil var — hayatlarının tamamı yerinden edilmeyle şekillendi.

En ağır yük her zaman gençlerin ve çocukların üstüne düşer: eğitim kesintiye uğrar, okul yerini kamplara bırakır. Kolektif travma da kuşaklar arası geçer — savaşı bizzat yaşamamış olanlar bile onu taşır. Aynı zamanda kadınlar da en ağır yükü paylaşır: fiziksel, cinsel ve ekonomik şiddet altına girerler.

Savaş ortamı ekonomiyi de psikolojiyi de tüketiyor. Korku ve yas insanları göçe sürüklerken, göçü durdurmaktan ya da tersine çevirmekten söz eden devletlerin tutarsızlığı tam bu noktada başlıyor.

Ama mesele yalnızca savaş korkusu değil. Demografik tablo çok daha katmanlı bir hikâye anlatıyor.

Bugüne kadar yaşayan kuşaklarda önce evlilik ve çocuk sahibi olmak, ekonomik güvencenin bir sonucuydu. Şimdi ekonomik güvencenin ön koşulu hâline geldi — ve o güvenceye erişim giderek güçleşiyor. Buna savaşın yarattığı belirsizliği, enerji fiyatlarını, enflasyonu ekle: ortada artık bir tercih değil, bir imkânsızlık var.

Ancak bu tabloyu yalnızca ekonomiyle açıklamak, onu tek boyuta indirgemek olur. Çünkü beklentiler de değişti. Küreselleşme, teknoloji ve sosyal medya bireyi sürekli daha fazlasına yönlendiriyor. Sorumluluk paylaşılan bir değer olmaktan çıkıp kişisel bir yük gibi algılanmaya başladı. Topluluk — aile, mahalle, dayanışma ağları — eskisi kadar kurucu bir anlam taşımıyor. Bireyselleşme derinleşti, konformizm yaygınlaştı. Turbo tüketim, ilişkileri de bir tüketim mekanizmasına çevirdi. Dünyaya bir çocuk getirmek, yalnızca ekonomik değil, varoluşsal bir sorumluluk gerektiriyor — ve bu sorumlulukla yüzleşmek giderek erteleniyor.

Sonuç aynı: doğum oranları düşüyor, demografik piramitler çözülüyor.

Tüm dünyada hükümetler yaşlılaşan nüfustan kaygı duyduklarını dile getiriyor, doğum oranlarının artmasını istiyor. Ama hem bu koşulları doğuran savaşlara ortak oluyor hem de buna zemin hazırlayacak politikaların tam tersini uyguluyor.

Ne yazık ki bugün devletleri yöneten hükümetlerin temel ortak sorunu budur: tutarsızlık ve ne istediğini bilememek.

Herkes cihan hükümdarı olmak istiyor. Ama kimse cihan için hüküm aramaya, darda kalmaya yanaşmıyor.

Bu Daha Başlangıç

Gördüklerimiz henüz tamamı değil.

Su arıtma sistemleri çöktüğünde susuzluk, hastaneler hedef alındığında basit bir enfeksiyon ölüm sebebine dönüşür. Şu an İran'ın büyük şehirlerinde tam olarak bu yaşanıyor. Sağlık sistemi işlevsiz hale geldiğinde ilk ödenen bedel en savunmasızların — bebeklerin, yaşlıların, kronik hastalarının — hayatıdır.

Füzeler sebebiyle büyük şehirlerde altyapı ciddi hasar gördü. Haber alamıyor, yardım çağıramıyorsun. Enformasyon kaosunda kim güvenilir, hangi bilgi doğru belli değil — bu belirsizlik de kendi başına bir şiddet türü.

Savaş Türkiye sınırına dayandı. Güneydoğu Anadolu için seyahat uyarıları yayınlandı, balistik füzeler sınırımızda imha edildi. Komşunun evi yanarken bizim de duvarlarımız ısınıyor.

Tedarik zincirleri koptu. Deniz trafiğinin durması sadece petrolü değil, gıda ve ilaç lojistiğini de vurdu. Savaş alanından binlerce kilometre uzaktaki bir insan market rafında bunu hissedecek — hatta şimdiden hissediyor.

Cinsel şiddet tarihte her savaşta silaha dönüştü — Bosna'da, Ruanda'da, Kongo'da. Bu savaş da bu tehditi taşıyor.

Çocuklar ise hem hedef hem araç haline geliyor: kaybedilen, yerinden edilen, kimi zaman savaşa sürüklenen.

Ve belki en sessiz yıkım: toplumsal güvenin çöküşü. İnsanlar yalnızca fiziksel olarak değil, aidiyet ve anlam bakımından da enkaz altında kalır. Bu enkaz, füzelerden çok daha uzun süre etkisini sürdürür.