Elif İnci TOMAR, Paris
Yolculuğumuza Paris’teki müzelerden en görkemlisiyle başlıyoruz. Louvre, 3 kanada ayrılmış eski bir sarayın içine kurulmuş devasa bir müze. Müzeye girerken uzun kuyruklarda sıra beklememek için mutlaka önceden bilet alıyoruz. Daha uygun fiyata ulaşmak için ise Louvre Müzesi’nin kendi sitesini kontrol etmeyi unutmayın. Aldığınız biletin üzerinde ufak bir şema ile giriş kapılarının konumları belirtiliyor. Biz “Porte Des Lions” kapısından biletlerimizi göstererek giriş yapıyoruz. Fakat bu kapılardan girebilmek için biletinizi mutlaka önceden almış olmanız gerekiyor. Bu giriş aynı zamanda gezinize, Mona Lisa tablosuna da ev sahipliği yapan “Denon” kanadından başlama şansı veriyor. Zamanında kralların, kraliçelerin yürüdüğü, merdivenlerinden indiği bu yapının sadece tavanı ve duvarları bile başlı başına incelenmeyi hak ediyor.
Süreniz elbette sınırlı saat 6’da müze kapılarını kapatıyor ama içeride Fransa, İtalya ve Antik Mısır’a ait ünlü eserler başta olmak üzere, bir günde gezilmesi neredeyse imkânsız olan binlerce eser var. “Mona Lisa” ise bunlardan en ünlü olanı. Yalnızca bu tabloyu görmek için bile Louvre’a gidenler azımsanamayacak kadar çok. Müzeye girdiğiniz anda ise her köşede Mona Lisa’ya giden yolu gösteren işaretleri görüyorsunuz. Özel bir cam bölmede tamamen ısıdan, ışıktan ve tüm dış etkenlerden yalıtılmış şekilde her gün binlerce insanla göz göze geliyor. Bakışlarında birçok duygu var fakat bence en belirgin olanı hayal kırıklığı. Değişen zamanın ve popüler kültürün tüm dayatmalarına meydan okurcasına bakıyor fakat tüm o katmanların altından ve çok uzaktan. Sanki değeriyle zıt bir konumda. İncelemek, her bir fırça darbesine hayran olabilmek imkânsız fakat benzer hislere sahip olduğumuzu bilerek bakışlarımızı ondan kaçırıyor ve devam ediyoruz. Arkamızı döner dönmez karşımıza Rönesans dönemine ait ünlü eserlerden “Kana’da Düğün” çıkıyor. Louvre Müzesi’ndeki en büyük ölçülere sahip olan tablo, 67 metrekarelik devasa boyutuyla sanki oraya özellikle yerleştirilmiş gibi. Müzede değeri daha çok bilinmesi gereken eserleri tüm ihtişamıyla temsil ediyor.
Her bir tabloyu tek tek incelerken birkaç dakikalığına da olsa bambaşka bir döneme gidiyoruz. Birbiri ardına uzanan koridorlardan geçerken etrafımız Antik Yunan heykelleri ile sarılıyor. En ünlülerinden biri ise “Semadirek Kanatlı Zaferi”. Zafer tanrısı Nike, uçuşan kıyafetine tezat olan dik duruşuyla neredeyse rüzgâra bile meydan okuyor.
Louvre Müzesi, eserler ile bütünleşen atmosferi ile sizi o dönemin içinde kaybolmaya davet ediyor. Burası sadece bir müze değil, binlerce esere sahip bir krallığın koridorlarında gezerken zamanı unutacağınız bir yer. Biz de saatin 6 olduğunu fark ettiğimizde kapanan müzenin koridorlarından “Milo Venüsü”nü görememiş olmanın hüznü ile otelimize dönüyoruz. 5 günlük seyahatimiz boyunca Louvre’a tekrar gitme fırsatımız olmasa da Paris’e dönmek için daha görkemli bir bahaneye ihtiyacımız kalmıyor.