Kurumların sadece sistemsel işlevleri yoktur. Aynı zamanda kültürel ve sosyolojik fonksiyonları vardır. Bu fonksiyonlar iç ve dış ilişkisellik bağlamındadır. Yani kurumlar, toplumdan beslenen ve toplumu besleyen yapılardır.
Ama biz bunu çoğu zaman unutuyoruz.
Kurduğumuz, sahibi olduğumuz ya da içinde yer alarak çalıştığımız kurumların, aslında ortak amaç çerçevesinde bir araya gelmiş topluluklar olduğunu göremiyoruz. Tüzel kişilik bir bütündür; ama bu bütünü oluşturan parçaların teşkilatlanma ve örgütlenmeden meydana geldiğini fark etmemek, kurumun katmanlarını görmemektir. Bu körlük, tüm kurumlarda gözlemlenir. Sosyal yapı olmaları gereği özellikle en çok da sivil toplum kuruluşlarında, sosyal girişimlerde ve sosyal kooperatiflerde çok daha belirgin biçimde kendini gösteriyor.
Peki neden?
Çünkü yüzeysel yaklaşım ve kalıplarla hareket ediliyor. Teşkilatlanma ile örgütlenmeyi birbirine karıştırıyoruz.
Teşkilatlanma, kurumsal yapının kurulmasıdır. Bitiş noktası vardır. Organogram çizildi, görevler dağıtıldı, birimler oluşturuldu — teşkilat kuruldu. Yukarıdan aşağıya biçim verme eylemidir; yapıyı, hiyerarşiyi, resmi düzeni anlatır. Statiktir. Bir şeyin biçim almasıdır.
Örgütlenme ise bambaşka bir şeydir. Aşağıdan yukarıya birleşme eylemidir. Aktörlerin bir araya gelmesini, ilişkilerin ve değerlerin filizlenmesini anlatır. Bir şeyin oluşum sürecini gösterir — statik değil, dinamiktir. Taban hareketidir. Ve en önemlisi: ruhun doğduğu yerdir.
Bu ayrım iki kavramla çerçevelenir. Vergemeinschaftung (topluluklaşma/cemaat birliği) — ortak duygu ve aidiyet üzerine kurulan birlik. Vergesellschaftung (toplumsallaşma/cemiyet birliği)— rasyonel amaç ve çıkar üzerine kurulan birlik. Birincisi örgütlenmenin, ikincisi teşkilatlanmanın ruhunu taşır. (Weber, Ekonomi ve Toplum — Economy and Society)
Değerler, kimlik, kolektif irade — bunlar insanlar bir araya geldiğinde, yani örgütlenme sürecinde ortaya çıkar. Ruh önce doğar; sonra yapıya dökülür. Buna karizmanın rutinleşmesi denir — canlı bir hareketin zamanla biçim ve kurala dönüşmesi.
Kurumsallaşma ise bu sürecin üçüncü ve son katmanıdır. O değerlerin stabilize olması, yapının içselleştirilmesi ve dışarıya meşruiyet kazanmasıdır. Bitiş noktası yoktur, süregider.
Öyleyse şöyle bir hiyerarşi kurulabilir:
Örgütlenme — aktörlerin bir araya gelmesi, ilişkilerin ve değerlerin filizlenmesi; bağlar ve bağlantısallık; ruhun doğduğu yer.
Teşkilatlanma — bu ilişkilere biçim verilmesi, organizasyonel yapının kurulması.
Kurumsallaşma — o değerlerin ve yapının sistemli meşruiyet kazanması, içeride sürdürülebilirlik bulması.
Üstelik örgütlenme yalnızca kuruluşun ilk basamağı değildir. İnsan sirkülasyonunun yaşandığı her dönemde yeniden kurulması gereken bir süreçtir — ruhun yeniden kazandırılmasıdır.
Bir örgüt, değerler ve kimlikle dolduğunda kuruma dönüşür. (Selznick, Yönetimde Liderlik — Leadership in Administration) Bir sivil toplum kuruluşu kurabilirsiniz — teşkilatlanmıştır. Ama üyeler o sivil toplum kuruluşunu sahiplenmiyorsa, kararlar tutarlı değerlere dayanmıyorsa örgütlenememiştir. Sistemli meşruiyet görülmüyorsa — kurumsallaşmamıştır.
Şimdi pratiğe gelelim. Sahada sıkça duyduğum bir şikâyet var: “Mesaj attım, e-posta gönderdim, sosyal medyada paylaştım, duyuru çıktım — dönüş alamadım, katılım sağlanamadı.”
Bu bir örgütlenme sorunu değil, teşkilatlanma alışkanlığıdır. Duyuru çıkmak, enformasyon iletmektir; örgütlenmek değil. Duyuruya sessiz kalan, zaten çıkışını yapmıştır. (Hirschman, Çıkış, Ses, Bağlılık — Exit, Voice, Loyalty) Örgütlenme ise “sesi” mümkün kılan bağ ve bağlantısallık kurma faaliyetlerinin bütünüdür.
Katılım merdiveninde bilgilendirme, göstermelik katılımın en alt basamağıdır; gerçek örgütlenme ancak daha yukarıda başlar. (Arnstein, Katılım Merdiveni — A Ladder of Citizen Participation) Yani sizin bildirim göndermeniz, duyuru çıkmanız veya çağrıda bulunmanız insanların katılım sağlaması için değildir. Katılım düzeyi yüksek bireylerin enformasyona erişimiyle ilgilidir. Katılım düzeyini yükseltmek sizin anlamlandırma ve bağ kurma çalışmalarınızla gerçekleşir.
Uyum teorisinde bu netleştirilmiştir. İnsanlar bir yapıya üç biçimde dahil olur: değerlere inanarak, çıkar hesabıyla ya da zorunluluktan. Sivil toplum için belirleyici olan birincisidir — normatif uyum. (Etzioni, Karmaşık Örgütlerin Karşılaştırmalı Analizi — A Comparative Analysis of Complex Organizations)
Örgütü ayakta tutan şey emirler değil, bilinçli ve gönüllü işbirliği iradesidir. (Barnard, Yöneticinin İşlevleri — The Functions of the Executive)
Kurumlara ve topluluklara bu konuları anlatırken, İsmet Özel'in çok kullandığım bir sözü var: “İkna edilmişlerle yola çıkılmaz. Yola, inanmışlarla çıkılır.” Siz bir inanç taşırsınız — değerlerinizle ve vizyonunuzla insanlar buna dahil olur ya da olmaz. Ya da dahil olur, katkı verir ve vizyonunuz, değerleriniz onunla birlikte dönüşür. Bu ihtimal, aynı zamanda katılımcılığın ve kapsayıcılığın da fonksiyonudur.
Örgütlenme tam da budur: insanların bir inancın etrafında özgürce bir araya geldiği, değerlerin ve kimliğin birlikte inşa edildiği süreç. Bu süreç olmadan kurulan her yapı, ruhsuz bir teşkilattır.
Kurumlar yalnızca işlev görmez — anlam üretir. (Berger ve Luckmann, Gerçekliğin Sosyal İnşası — The Social Construction of Reality) O anlam, teşkilatlanmayla değil örgütlenmeyle doğar. Teşkilatlanmayla biçim bulur. Kurumsallaşmayla kalıcılaşır.
Kavramları birbirine karıştırdığımızda, yöntemi de karıştırıyoruz. Teşkilatlanma araçlarıyla örgütlenmeye çalışıyoruz. Duyurular gönderip katılım bekliyoruz. Organogramlar çizip sahiplenme umuyoruz.
Oysa ruh, formdan önce gelir.