Türkiye’de nezaketin zayıflık olarak algılandığı hep konuşulur. Aslında kısmen doğru olduğu tarafı olduğu gibi, kısmen hatalı tarafı olan yanlış bir genellemedir. Nezaket sınır koyma becerisi olmadığında zayıflık olarak algılanır. Çünkü dikkat edersek sınır olmayan bir nezaket çekingenliği, belirsizliği, gereğinden fazla açıklama yapma, özür dileme, geri çekilme ve kaçınma gibi davranışları da beraberinde getirir. Bu bir zayıflıktan kaynaklanmıyor bile olsa insanı zayıf gösterebilen bir hal alır.
Öte yandan nezaket önemli bir değerdir. Özellikle bugün hem uluslararası ilişkilerde hem de yöneticilik ve liderlik alanında öne çıkan bir kavram olan “yumuşak güç”ün özünü oluşturur. Aynı şekilde bugünlerde çokça duyduğumuz bir diğer yaklaşım olan “şiddetsiz iletişim”e baktığımızda da bu değerin bir gücü olduğunu görürüz.
Sadece bu değeri sınır koyarak kullanmamız gerekir. O vakit kararlı, tutarlı, geri adım atmayan, bedel ödetebilme kapasitesi olan ve kendinden emin bir tarafımız olur. Tüm bunlarla beraber bizi çözümcül bir yere de taşır. Özellikle şiddetsiz iletişimde bunun pek çok örneğine rastlarız.
Bu genellemenin yanlışlanabilirliğini söylemek bir kenara ben bugüne kadar pek değinilmemiş bir tarafına da değinmek istiyorum. Bazen zayıf gözükmemek adına sınırı nasıl koyduğumuzun farkına varmıyoruz. Halbuki sınır koymak ne kadar önemliyse sınırı nasıl koyduğumuzun da bir önemi var. Çünkü sınır, yalnızca itiraz ile kurulmuyor; o itirazın arkasındaki duyguyla da kuruluyor. Sınırı nezaketin kibri ile mi koyuyoruz, yoksa kibrin nezaketiyle mi? Birbirine çok benzeyen bu iki durum ciddi bir nüansa sahip. Nezaketin kibri, kişinin sahip olduğu nezaket üzerinden başkaları üzerinde büyüklenmesi anlamına gelir. Kibrin nezaketinde ise duygu olarak büyüklük taslaması vardır fakat nezaket bunun ifade ediliş biçimidir.
Kendimizi nasıl konumlandırdığımız, tutum ve davranışlarımızın içerisinde istemeden gizlediğimiz bir şey. Adeta bir yansıma yapıyor diyebiliriz. Bu yansıma aslında insanın kendi gizlediği gerçeği, kendisi görmese bile dışarıdan görülür kılıyor. Birinde nezaket gösterdiğimiz için kendimizi üstün görürüz. Diğerinde ise kendimizi üstün gördüğümüz için nezaket gösteririz.
Tüm bunların dışında nezaketin değerini koruyacak ve aynı zamanda hakkını verebileceğimiz bir yol daha var. Vakarlı olabiliriz. Hüsnükabul gösterebiliriz.
Nezaketin kibri der ki “Ben onun gibi davranacak biri değilim.” Kibrin nezaketi der ki: “Onun seviyesine inmeye değmez.” Vakarlılık der ki: “Onun yaptığı ona ait. Ben ne yapacağıma kendim karar veririm.” Hüsnükabul de der ki: “Ama seni görüyorum.”
Hüsnükabule daha önce bir başka yazımda da değinmiştim. Görülmeyeni görerek. Dahil ederek. Ötekileştirmeyerek. Aidiyet tanıyarak. Bunu vakarlı olarak yapmamız bu yolun yapı taşıdır. Davranışı karşımızdakinin davranışından almayarak, değerin kendisinden bir bağımsızlıkla gösterebilmektir. Başkasını görmemiz bu sayede zayıflık değildir. Kendi içselleştirdiğimiz ve özümsediğimiz bir değerin dışarı sükûnet ve ihtişamla yansımasıdır.