NELER OLUYOR HAYATTA -2

Uhud'un Çocukları

Cari siyaset anlayışından ari olarak, kolektif aklın ve bir kadro hareketinin dışında İslami siyasi hareketlerin ana omurgasını lider ve istişare heyeti (Şura) oluşturur. Milli Görüş geleneğine baktığınızda; halen Saadet Partisinde Yüksek İstişare Kurulu olduğu gibi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlığa seçildiğinin ikinci döneminde de Yüksek İstişare Kurulu kurulmuş, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin eski başkanlarından kurulu bir heyet oluşturulmuştur. Bu heyetler genellikle “Neler oluyor? Olan biteni nasıl görüyorsunuz?” sorusuna karşılık cevaplarını, bakış açılarını, çözüm önerilerini getirirken; liderin atacağı bir adımla ilgili yapılan bir sunumdan sonra görüşlerini açıklamalarının istenmesi, istişarenin ana karakterini oluşturuyor.

Şimdi bu geleneğin içinde merhum Turgut Özal'ın istişare kültüründen uzak olduğunu veya merhum Süleyman Demirel'in istişare etmeden karar verdiğini düşünenler varsa yanıldığını bilsinler. YÖK Kanununda yapılan kanuni düzenlemeye karşı Turgut Özal'ın blokesi istemeye istemeye kırılmış; partili milletvekillerinin baskısı ile Özal, parmaklarıyla başını ve kalbini göstererek “Birbirine uymuyor” diye cevap vermişti ama yapılan istişare ve baskılar sonucu Özal boyun eğmek zorunda kaldı. Birinci Körfez Harbi ile ilgili tezkerede de Özal’ın istemediği bir sonuç çıktı. Ya Demirel? DYP’deki liderlik yarışında gönlü ve işareti başkasına olmasına rağmen parti içindeki “Kadından parti lideri, başbakan olur mu?” sorusu Nurcu ve Süleymancı geleneğinin istişaresi, hatta alınan fetva sonucu Tansu Çiller’in seçimi ile gerçekleşmişti.

Elbette bu geleneği çok yakından izleyen, bu alanda kitap çalışmaları yazan biri olarak İslami siyasi çevrelerin ve muhafazakar çevrelerin başına ne geldiyse; uzun süren toplantılar, bitmek tükenmeyen konuşmalardan geldiğini belirtmek isterim. Toplantılar lider için bir nevi gaz alma, karara itiraz edenlerin toplantıda sınırlı kalmak kaydıyla itirazlarını dile getirme imkanının verilmesiydi. İstişare sonunda karar alınır; istişareye katılanlar kendi görüşleri dışında bir karar alınırsa bunu dışarıda yüksek sesle bir şekilde dile getirmezdi. Kol kırılırken içinde kalmalıydı. Zaten bunun dışında davranan siyasi kişiliklerin zamanla siyasetten tasfiye olduğunu görürsünüz. Örneğin; Saadet Partisi son genel seçimde CHP ile ittifak yapmaya karar vermiş, görüşler dile getirilmiş, itirazlar alınmış, partinin genel kanaatini Lider Temel Karamollaoğlu kamuoyuna açıklamış ama istişareye katılanlar onunla yetinmeyip topyekün bir mücadele içine girmişlerdi.

Peki bu istişare geleneğinin altında liderin hiçbir söz hakkı yok mu?

Hani bir hadis olarak dile getirilir ya; istişare yapılır, lider kararını açıklar, başarılı olursa çokça sevap, başarısız olursa yine sevap alınırdı. Hani karar istişare sonucu alınmıştı ya... Yıllarca bu görüşü savunanların aklında ve fikrinde olduğu gibi, dünyaya bakış açılarını çizdikleri pergelin dayandığı nokta ise İslam tarihinin en önemli savaşlarından biri olan Uhud Muharebesi’nde olan bitendi. Hani Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz darbe girişiminden sonra diline pelesenk olmuş “Okçular Tepesi boş değil” sözleri, hep bu Uhud Savaşı’nda sahabelerin pozisyonlarına, davranışlarına ve fiillerine bağlıdır.

Şaşıracağınız bir şeyler anlatayım:

Merhum cennet mekan Necmettin Erbakan gibi Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan da Uhud Savaşı'nın Müslümanlar açısından bir zafer değil de hezimet olduğu görüşündedir. Bunu kamuoyuna açıkça belirtmeseler bile, hatta Uhud Savaşı’nın Müslümanlar açısından büyük bir mukavemet ve direniş mücadelesi olduğunu söyleseler de özel konuşmalarında Uhud Savaşı’nın sonucuna ilişkin hezimet görüşü ağır basmaktadır.

Profesör Doktor Mehmet Görmez Hoca’yı tanırsınız. Diyanet İşleri Başkanlığının kudretli bir başkanıydı. Şu anda Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olan Numan Kurtulmuş Beyefendinin Başbakan Yardımcılığı döneminde kadrine uğramış; görevden el çektirilmiş veya kamuoyuna ilan edilen şekli ile “affını bildirerek” kenara çekilmişti. Mehmet Görmez, Milli Görüş camiasının içinde büyüyen bir hadis hocasıdır. Belagat ve hitabeti yanında olayları muhakeme edebilme kabiliyeti onu görev yapmış Diyanet İşleri Başkanlarından ayrı bir yere koyar.

Yıllar öncedir... Necmettin Erbakan Hoca’nın Balgat’taki konutunda Lütfi Doğan Hoca, Fehim Adak ve Necmettin Erbakan konuşmaktadır. Konu istişaredir ve masaya yatırılan olay ise Uhud Savaşı’dır. Necmettin Erbakan; lidere tabi olmayan, lider görüşünün dışında etkilenerek olaylar karşısında fikir değiştirerek bir görüşü istemeye istemeye lidere dayatanları anlatırken Uhud Savaşı’nı örnek verir: “Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz dinlenseydi, Uhud Savaşı’nda böyle bir hezimet olmazdı.”

Bu nedenle Milli Görüş geleneğinde merhum cennet mekan Necmettin Erbakan’a da Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a da parti tabanlarının attığı en önemli sloganlardan biri “Lidere sadakat şerefimizdir” sözüdür.

Lider her zaman haklıdır (Madde 1). Liderin haksız olduğu yerlerde Madde 1 geçerlidir (Madde 2).

Böyle bir anlayışın mizah değil, reel ve uygulanabilen bir siyaset anlayışı olduğunu belirtmemde sakınca yok.

Zannederim böyle bir tartışma ortamına genç bir akademisyen olarak Lütfi Doğan Hoca’yla birlikte gelen Mehmet Görmez’e Necmettin Erbakan sorar: “Genç alim söyle, istişarenin İslam'da hükmü nedir? Sünnet midir, vacip midir?”

Cevap hiç beklenmeyen bir yerden gelir: “Farzdır Efendim!”

Erbakan şaşırır, izah ettirir. Tartışma sonunda Uhud Savaşı’nın sonuç itibariyle zafer mi hezimet mi olduğu görüşü ortaya konur. Erbakan Hoca’nın aksine Mehmet Görmez, Müslümanlar açısından sonucun zafer olduğunu belirtir.

Cennet mekan Erbakan yorumu beğenmeyecek olsa ki: “Genç alim der, dersine çalışmamışsın.”

Mehmet Görmez, Milli Görüş gelenekleri ve lideri konusundaki tahkikatının ne kadar derinden olduğunu gösterme zamanının geldiğini düşünerek; Necmettin Erbakan'ın 1977 yılında Trabzon Milli Selamet Partisi Kongresi’nde yaptığı ve 10 maddede Uhud Savaşı’nın bir zafer olduğunu belirttiği tarihi konuşmasını hatırlatır.

Erbakan dillere destan o tebessümünü yapar: “Genç alim, dersine iyi çalışmışsın” der.

Bu olayın yaşandığı tarih 1990’ların başıdır. Aradan geçen yıllar sonra bu kez Mehmet Görmez, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Külliye’deki bir sofrasında aynı bahisle bir tartışmaya taraf olur. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan da lider görüşüne sadakat göstermeyenlerin, Uhud Savaşı’nda örneği yaşandığı gibi bir hezimetle karşı karşıya kalındığı görüşünü sarf eder ve istişarenin İslami olarak hükmünü sorar. Mehmet Görmez zaman tüneli içinde iki olayla aynı üslupla ve bakış açısıyla karşılaşmasının şaşkınlığı içindedir.

Der ki: “Efendim, istişare farzdır ve istişare sonucu alınan kararın ve meydana gelen olayın rahmet olduğu görüşünü sarf eder.”

Bu iki olaydan da görüleceği gibi liderin bir olay, bir eylem kararından önceki tavrı; taraftarları, müntesipleri veya biat edilenleri tarafından nasıl karşılanması gerektiği anlayışını ortaya koymaktadır. Lider istişare eder, görüşleri dinler ve kendisi karar verir. Mehmet Görmez’in itirazı da bunadır. İstişarede alınan karar önemlidir; yoksa istişare sonunda liderin verdiği tek karar önemli değildir ve İslami de değildir.

Elbette ki bu konu şu anda fıkıh konusunda zirveye çıkmış hoca efendilerin, akademisyenlerin konusudur ama söylemek istediğim şudur ki; Uhud’un çocukları bugün yeni bir yol haritasını çizmek için istişare ederken nasıl davranmaları gerektiğine ilişkin bir kafa karışıklığı içindedir.

Hani içinizden yazıyı okuyunca şunu söyleyebilirsiniz: “Ya Fehmi Çalmuk lafı dolandırma...”

Yüce Divan’ın faili meçhul çocukları girişimi, AK Parti’de yapılan bir istişarenin sonucu mudur? Biz merhum cennet mekan Necmettin Erbakan döneminde hocamızın görüşünü “Padişahımız şöyle istedi” diye belirtirdik. Bu dönemde “Sultanım böyle istedi” diyerek parti kadroları yeni hedefe doğru, lidere doğru şekillenmektedir.

İşin aslı; Bilal Erdoğan’ın geliş hazırlığında mayınlar temizlenmektedir, arazi sürülmektedir. Eylem planı gereği AK Parti içinde 53 tane il başkanı değiştirilmiş; bunun yanında onlarca ilçe başkanının yerine yeni atamalar olmuş, parti kadrolarına bir çeki düzen verilmiştir ve verilmeye de devam ediyordur.

Geçenlerde ünlü bir STK başkanı, daha önce kaleme aldığım “Ezanı Bilal Okur, Hutbeyi Hakan” yazıma atfen “Bilal Erdoğan’ın Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu olma dışında hangi özelliği var?” diye sorduğunda anladım ki; Türkiye toplumu gibi AK Parti’nin içinde bulunan İslami kesim de Bilal Erdoğan’ı tanımıyor, bilmiyor, kapasitesinin farkında değil. Bir şeyhin postnişinin kenarında yetişen bir dervişin ne hale geldiğini Taptuk Emre ve Yunus Emre örneğinde çok iyi görebiliriz. Elbette ki Erdoğan’ın gölgesinde yetişmiştir. Elbette ki itibar ve gücü, Türkiye Cumhuriyeti’nin 35 yılına damga vurmuş bir babanın merhametiyle oluşmuştur; ancak Allah var ki bir cam fanusta yaşatılarak kamuoyunun önüne “yersen ye” şeklinde sunulan bir prototip de değildir.

Bilal Erdoğan, Amerika dönüşünden bu yana İslami kesimin önde gelen sivil toplum örgütleri içinde görev alırken; diğer taraftan da devlet yönetimine ilişkin bir kadro hareketini kimi zaman milletvekili yaparak, kimi zaman bakan, kimi zaman bakan yardımcısı olarak atadığı arkadaşlarıyla sağlamaktadır. Onun haddi, ona Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından çizilen sınırlar içerisindedir ama konuşması, üslubu, yöntemleri kendine aittir. Babasına nazaran daha mülayim görünür ama tavizsizdir. Elbette ki büyük düşünmek zorundadır ama büyük konuşmak zorunda değildir. Kimi zaman yanlış yönlendirmelerin kurbanı olarak yaptığı açıklamaları gazetelerden ve televizyonlardan izliyoruz ancak tabanla temas eden, onlara dokunan, onlarla geceleyen, onlarla ilahi söyleyen, onlarla futbol maçı yapan “içlerinden bir abi”nin ileride AK Parti Genel Başkanı olarak görevlendirilmesi, Erdoğan’ın istediği kadar partililere sunulan lider seçeneklerinden en belirginidir.

Körfezdeki yangını söndürmeye çalışırken soluğu Londra'da alıp İngiltere ile stratejik ortaklık anlaşması imzalayan Hakan Fidan’ın yanı sıra; özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı döneminde iyi bir imtihan vermiş, kamuoyunun tarafları tarafından adaletli, önyargısız ve yapıcı bir siyaset anlayışı ile tasvip görmüş Numan Kurtulmuş lider adaylarının arasındadır. Ancak siyaset üslubu sessiz ve derindendir. Görünürdeki Bilal Erdoğan ve Hakan Fidan mücadelesini izlemekle yetinirken uluslararası PR gücünü fazlasıyla kullanmaktadır.

Bakın altını çizerek belirtiyorum: Bilal Erdoğan’ın şu anda uygun görüldüğü makam AK Parti Genel Başkanlığına doğru uzanan yoldur. Kimse 2028 yılı Cumhurbaşkanı adayı olarak Erdoğan dışında kimseyi konuşamayacaktır. Bunun en büyük nedeni ise sistemin Erdoğan’la yola devam etmesinin kararını vermesidir. AK Parti içinden birkaç tane cılız sesin dışında, 2028 yılında Erdoğan'ın tekrar Cumhurbaşkanı seçilmesine yönelik demeci hatırlamıyorsunuz değil mi?

Bu zihin dağınıklığı, karmaşıklık, AK Parti kadrolarının gücünü bloke etmekte; halka ulaşmakta ve lidere sadakat konusundaki tavırlarını gölgelemektedir. Madem ki AK Parti içinde siyaset yapıyorlar ve lidere sadakat konusunda yeminleri olduğunu belirtiyorlar; Cumhur İttifakı’nın literatürüne uygun olarak, hani hitap şekli olarak da belirteceğim gibi: “Hey AK Partililer! Sizin Kızılelmanız Cumhurbaşkanlığına 2028 yılında yeniden Recep Tayyip Erdoğan'ı seçtirmektir.”

Böyle bir beyanı söylemekten AK Parti’yi alıkoyan, şu anda karanlıkta boks maçı yapmalarındandır. İşte onun için lider, istişarenin önemini belirtirken lider kararına tabi olmanın da istişare kadar önemli olduğunu ve üzerine düşen bir vecibe olduğunu belirtmektedir.

Muhalefete kalsa veya Milli Görüş siyasetinin diğer partilerine kalsa AK Parti’den bir cacık olmayacaktır ama farkında olmadıkları şudur ki; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kamuoyunun önüne, tabanına, sevenlerine, hitap ettiği kitleye menü ortaya koymaktadır. Yıllar önce AK Parti kurulmuş, iktidara gelmiş; merhum cennet mekan Necmettin Erbakan’a sordular: “Hocam siz çalıştınız, şimdi kaymağı AK Parti yiyor.”

Erbakan yine o mütebessim edasıyla noktayı koydu: “Kaymak cennette yenir.”

Mücadele kaymağı cennete bırakmamaktır.

HÜRSES’te yarın