İktisadın temel prensiplerinden birisi şöyle: İnsanlar rasyonel oldukları için teşviklere cevap verir. Yani olumlu yada olumsuz bir teşvik ortaya çıktığı anda insanlar davranışlarını değiştirirler. Çünkü olumlu yada olumsuz bir teşvik insanların güdülerini değiştirir. Güdüler değişince davranışlar değişir. Hep konuşuyoruz. 2023 hedeflerine ulaşabilmek için yurt içi tasarrufları arttırmamız gerekiyor. Tasarrufları arttırmak yarını giderek daha fazla bugüne tercih etmek yani göreli olarak daha fazla yorulmayı kabul etmek anlamına geliyor. Örnek olsun diye konuşalım. Bireysel emeklilik sisteminin ülkemizde hane halklarının tasarruflarını kısmen de olsa arttırmasının nedeni nedir sorduğumuzda cevap çok açık. Devletin sisteme yaptığı %25lik katkı olumlu bir teşvik yarattı. Bu olumlu teşvik insanların güdülerini ve tasarruf konusundaki davranışını değiştirdi. Burada bir noktayı berraklaştıralım. İnsanların daha fazla tasarruf etmesi bir anda eğitim düzeylerinin yada bilinç düzeylerinin artmasından mı kaynaklandı? Hayır. Olan şey şu: Güdüleri değiştirecek bir teşvik yaratıldı. Hepsi bu. Çünkü insanlar rasyonel. Davranışlarında her zaman fayda maliyet analizi yaparlar. Ve her teşvik bu fayda maliyet dengesini değiştirdiği için davranış değişikliğine yol açar. Bu söylediklerimizi tersinden söylersek şöyle ifade edebiliriz. İster üretici olsun ister tüketici olsun ekonomik birimlerin güdülerini değiştirmeden davranışlarını değiştiremezsiniz.
Bir hayal kuralım ama
Bir yandan iç tasarrufları arttırmaya çalışırken bir yandan da dış tasarruflara bağımlılığımız azaltmamız gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında Yurt içinde kaynakların dış ticarete konu olmayan sektörlerden dış ticarete konu olan sektörlere tahsisinin sağlanabilmesi neler yapmalıyız?; Üreticilerin kaynak tahsisi konusundaki güdülerini ve dolayısıyla davranışını değiştirmek için ne tür teşvikler yaratmalıyız? soruları çok önemli hale geliyor. Bu mesele son zamanlarda hem Sayın Ahmet Davutoğlu tarafından hem de Sayın Ali Babacan tarafından inşaat sektörüne vurgu yapılarak gündeme getirildi. Bu tartışmanın gündeme getirilmesinde çok gecikilmiş olmasına rağmen Piyasa mekanizmasının kaynak dağılımda değişiklik sağlayacak teşvikleri yaratabilmesi için ne tür politikalar tasarlamalı? sorusunun enine boyuna tartışılması için güzel bir iklim oluştu. Kendimce bu soruyla ilgilenmeye çalışırken internet haber adlı sitede Sayın Selin Sayek Böke ile yapılan bir röportaj dikkatimi çekti. Merakla okudum. Okudum ama Sayın Bökenin iktisadı ve Türkiyeyi algılayış biçimiyle ilgili ciddi sorunlar olduğu düşüncesine kapıldım. Sayın Böke kendisine sorulan CHPnin iktisat programını halka nasıl anlatacaksınız? Halk kendi ekonomisinin düzeleceğine nasıl ikna olacak sorusuna şöyle cevap vermiş (1): Bunu ortak hayaller kurarak yapacağız. Bir hayal kuralım; bir sabah gözünüzü açıyorsunuz ve özgürlüklerinizin çok sınırlı olduğu bir ortama uyandınız. Bir inşaat işçisisiniz, evden çıktınız, işe gittiniz, taş üstüne taş koydunuz, betonları yığdınız ve binanın tepesindeki asansör bir anda aşağı çakıldı. Sizin hayalleriniz orada öldü. Şimdi başka bir hayal kuralım; siz sabah özgürlüklerinizin sınırsız olduğu bir ülkede uyandınız. Evden çıktınız, işe gittiniz, fiziksel yorgunluk yaratan bir iş yapmıyorsunuz. Masanızın başına geçtiniz ve gününüzü, bir ürünün insanlara daha faydalı olabilmesi için insanlarla fikir alışverişi yaparak geçirdiniz. Sonra eve döndünüz, fiziksel yorgunluğunuz yok ve sevdiklerinizle çok iyi vakit geçirerek günü bitirdiniz. Bu iki hayalden hangisine ait olmak istiyorsunuz, hangisinin gerçeğe dönüşmesini istiyorsunuz, bence esas soru bu. Bizim anlatmamız gereken de bu.Ekonomi ve birey her yerde olduğu için bütün bunları her yerde herkese anlatacağız.. Sayın Bökenin özgürlüklerle ilgili tespitlerine katılmamak mümkün değil. Ama buradaki iktisat anlayışı oldukça sorunlu bir anlayış. Sayın Böke birbirinin alternatifi olamayacak iki hayali, önümüze koyuyor. Her şeyden önce şunu söylemek gerekiyor. Mesele inşaat işçisini masa başında çalışır hale getirmek değil. Mesele insanların akşam evlerine hiç yorulmadan dönmelerini sağlamak değil. Kısa dönemin meselesi işçilerin iş güvenliğini sağlamak; onların insan onuruna yakışır bir ortamda çalışarak alın terlerinin karşılığını alabilecekleri bir atmosfer yaratmaktır. Orta vadeye yönelik olarak bakıldığında ise eğer verimlilik düzeyimizi arttıramazsak ya da alternatif kaynaklar yaratamazsak dış ticarete konu olmayan sektörlerden dış ticarete konu sektörlere doğru kaynak transferi bir mecburiyet haline gelecektir. Ve bu zorunlu kaynak transferinin yaratacağı maliyetler olacaktır. Yani bugün inşaatlarda çalışan işçilerin güvenli çalışmasını sağlasanız bile onların alın terinin karşılığını tam olarak alacakları bir atmosfer yaratsanız bile bu zorunlu kaynak transferi nedeniyle bu işçiler artık inşaat sektöründe çalışamaz hale geleceklerdir. Bu işçilerin imalat sanayine transfer edilme süreci sancılı bir süreç olacak ve işçilerin bir kısmı imalat sanayinde istihdam edilemeyeceği için işsiz kalacaktır. Bizim üzerinde düşünmemiz gereken husus budur. Son olarak Sayın Bökeye bir soru sormak istiyorum: Size göre iyi bir iş , fiziksel yorgunluk yaratmayan bir iş midir? Önümüze koyduğunuz hayaller itibarıyla ele alındığında, İnşaat işçiliğine bakış biçiminiz etik açıdan sorunlu bir bakış açısı değil mi?
(1) http://www.internethaber.com/iste-chpnin-yeni-ekonomi-politikalari-723903h.htm