Geçenlerde kalabalık bir toplantıdaydım. Odada yaşlılar vardı — birbirlerini onlarca yıldır tanıyanlar. Farkında olmadan şiddetli tartışmaya başladılar. Yaşın getirdiği bir çocuksuluk var; eski duygular, eski yargılar, uzun yılların birikimiyle birlikte geri geliyor. Buna bir de misyona dair kaygılar ekleniyor — “ya birşeyler rayından çıkarsa” duygusu, kontrolü elden bırakmama güdüsü. Psikoloji bunu biliyor: yaşlandıkça dürtü kontrolü zayıflar, kayıp korkusu derinleşir, güven azalır. İnsan bazen en çok sevdiğine en sert çıkar — çünkü güvende hissettiği yerdir orası.
Tam o sırada aralarından biri kalktı.
“Her toplantıda sandalyeler eksiliyor. Bir sonraki toplantıda birbirimizi görebilecek miyiz? Hangimiz olmayacak, bilmiyoruz.”
Oda sustu.
Sonra ekledi: “Birbirimize olan sevgimizi, öfkemizin önüne koymayı tercih etmeliyiz.”
O an bir şey değişti. Tartışmanın altındaki gerçek görünür oldu: birbirini seven insanlar, zamanın ne kadar kaldığını bilerek orada oturuyordu — ve bunu unutmuşlardı.
Belki hepimiz unutuyoruz. Tüm o koşturmaca, bir şeylere yetişme telaşıyla. Belirsizlikler, kaygılar ve kontrol dürtüsü.
Belki, son güne uyanmış olma ihtimalinde ancak bugününüzü dününüze katıp kucaklayabiliyorsunuz.
Yarın, uyanamamazlık yaşamadan bugününüzü dününüze katıp kucaklayın.