Doğanın ve Emeğin Ortak Kaderi

"Çalışmadan insan türünün var olması neredeyse imkânsız hale geldi." Bu cümle ilk bakışta abartılı gelebilir. Ancak bugün yaşadığımız ekonomik düzeni düşündüğümüzde, aslında oldukça gerçekçi bir tespitle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. İnsanların büyük çoğunluğu için ücretli bir iş olmadan yaşamını sürdürebilmek her geçen gün daha da zorlaşıyor. Geçmişte kendi toprağıyla, hayvancılığıyla ya da yerel üretim ilişkileriyle geçinebilen insanlar vardı. Bugün ise hayatın neredeyse her alanı para ekonomisine bağlanmış durumda.

Bundan elli ya da altmış yıl önce Türkiye'nin birçok köyünde insanlar temel ihtiyaçlarının önemli bir kısmını kendi üretimleriyle karşılayabiliyordu. Paraya ihtiyaç vardı ama bu ihtiyaç sınırlıydı. Köy yaşamı büyük ölçüde geçimlik üretime dayanıyordu. Bugün ise, "proletarleşmeden, yani bir şekilde ücret kazanma mecburiyetinden kaçış yok." Çünkü insanların kendi geçim kaynakları giderek ortadan kaldırılıyor. Borçlanma artıyor, tarımsal üretim zorlaşıyor ve insanlar yaşamlarını sürdürebilmek için ücretli çalışma ilişkilerine daha fazla bağımlı hale geliyor. Bu süreç yalnızca ekonomik bir dönüşüm değil, aynı zamanda mekânsal ve ekolojik bir dönüşüm anlamına da geliyor. "Bütün köylerin mahalle olduğu yerde, bütün dağların dibindeki derelere kelepçeli HES'ler vurulduğu yerde" yalnızca doğa değişmiyor; insanların yaşam biçimleri de değişiyor. Topraktan koparılan insanlar kentlerin çeperlerine, sanayi bölgelerine ve hizmet sektörüne yöneliyor. Kimi çağrı merkezlerinde çalışıyor, kimi ev eksenli üretim yapıyor, kimi atölyelerde ya da güvencesiz işlerde geçimini sağlamaya çalışıyor. Daha iyi bir yaşam umuduyla başka ülkelere gitmeye çalışanların bir kısmı ise göç yollarında hayatını kaybediyor. Asıl dikkat çekici olan nokta ise doğanın ve emeğin yaşadığı dönüşümün birbirinden bağımsız olmaması. Emekçiye dönüştürülen insan bedeniyle kaynağa dönüştürülen ve daha yoğun nüfuz edilen doğanın serencamının aynı yere gittiğini düşünüyorum. Gerçekten de bugün doğa bir kaynak olarak görülüyor. Dağlar, dereler ve ormanlar ekonomik değere dönüştürülmek isteniyor. Benzer şekilde insan emeği de üretim sürecinin bir girdisi olarak değerlendiriliyor. Doğa ne kadar yoğun kullanılıyorsa insan da o kadar yoğun çalışma ilişkilerinin içine çekiliyor.

Bu nedenle çevre sorunları ile emek sorunlarını birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Bir yanda yaşam alanları daralırken diğer yanda insanların geçim imkanları dönüşüyor. Doğanın uğradığı tahribat ile emeğin maruz kaldığı güvencesizlik çoğu zaman aynı sürecin farklı sonuçları olarak ortaya çıkıyor. Bugün belki de yeniden sormamız gereken soru şudur: İnsanı ve doğayı yalnızca ekonomik değer üreten unsurlar olarak mı göreceğiz, yoksa yaşamın kendisini merkeze alan bir anlayış geliştirebilecek miyiz? Çünkü doğanın hikâyesi ile emeğin hikâyesi birbirinden ayrı değildir. İkisi de aynı dönüşümün, aynı sistemin ve aynı mücadelenin parçalarıdır.