Anayasamız ve Kanunlarımız Masumiyet Karinesini mi, Suçlayıcı Karineyi mi Düzenliyor?

Masumiyet İlkesi, ulusal ve uluslararası düzenlemelerde, bir kişinin suçu BAĞIMSIZ ve TARAFSIZ(!) bir mahkeme tarafından kesinleşmiş bir kararla sabit görülmediği sürece suçsuzluğunu (masumiyetini) koruyan evrensel bir hukuk ilkesidir.

1)- Bu ilke, Adil yargılanma hakkının ve kişi dokunulmazlığının en önemli temellerinden biri kabul edilmektedir.

2)- Masumiyet İlkesi gereğince, İddia makamı (savcılık), kişinin suçu işlediğini her türlü şüpheden uzak şekilde kanıtlamakla yükümlüdür. Sanık, masum olduğunu kanıtlamak zorunda değildir. Yargılama sırasında delillerin eksikliği veya çelişkiler nedeniyle suçun işlenip işlenmediğine dair herhangi bir şüphe kalırsa, Şüpheden Sanık Yararlanır İlkesi gereğince bu şüphe sanığın lehine yorumlanır.

3)- Masumiyet ilkesi, yargılama sisteminin, adil yargılanma hakkına ve kişi dokunulmazlığına istinaden,

yargılama süresince; kişiye suçlu muamelesi yapılamayacağı, kişinin kamuoyu önünde küçük düşürülemeyeceği, suçluymuş gibi damgalanamayacağı ve lekelenemeyeceği esasına dayanır.

Türkiye'de masumiyet karinesi, Anayasa'nın 38. maddesinin 4. fıkrasında şu şekilde düzenlenmiştir: "Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz." Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 6. maddesinin 2. fıkrasına göre de; "Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır."

Ancak,

-bu tanımlarda geçen bağımsız ve Tarafsız Mahkeme ya da Mahkemenin tarafsızlığı, eski Türk Hukuk Sisteminde, İslam hukukunda ve Anglo Sakson Yargı hukukunda var. Ama, eski Engizisyon Mahkemelerinin İnquisitor'luğundan kalma olup mevcut Yargı hukukumuza 1879'da ithal edilmiş olan Savcılık kurumu, yargılamada devleti tarafsızlıktan çıkarıp kamu adına şikayetçi olarak şikayetçiden yana taraf yapmıştır. Şikayetçi kişi Müfteri, Provokatör, kumpasçı, komplocu da olsa devlet Savcılık olarak kamu adına şikayetçi taraftadır. Sistemin bu yönü Fetö Savcılarının özellikle Orduya, Bürokrasiye, Yargıya, Akademiye ve Basına çok büyük zarar verebilmesine yol açmıştır.

Devletin baskın kamu otoritesi gücü ile taraf olduğu bir yargı sisteminde devletin tarafsızlığı mutazarrırdır.

- Savcılığın, devletin her türlü baskın gücünü ve kamu otoritesi yetkilerini kullanarak şüpheli kişinin suçu işlediğini her türlü şüpheden uzak şekilde kanıtlamakla yükümlü olup kişinin masumiyetini ispatlamakla yükümlü olmaması, masumiyet ilkesi ile tamamıyla zıttır.

- Masumiyet ilkesinin yargı sürecinde hem yargı makamlarını, hem de medya ve kamuoyunu, yargılanana suçlu muamelesi yapmaktan mutlak şekilde koruduğu özelliğinin Türkiye uygulamasında maalesef hiç bir geçerliliği yoktur. Suçlanan İnsanlar daha ilk derece mahkemesine bile çıkarılmadan basında, yayında, sosyal medyada suçlanıp karalanabilmekte, kamuoyu önünde küçük düşürülebilmekte, suçluymuş gibi damgalanabilmekte ve lekelenebilmektedir. Daha kötüsü yargı sürecinde Cumhurbaşkanından dağdaki çobana kadar her kesin yargılama hakkında fikir beyan etmesi ve toplumsal recm, Mahkemeleri etkileyerek adil olmayan hukuksuz kararlara sebep olabilmektedir.

Oysa Türk Töresi, Hoca Ahmet Yesevi'nin ve Şeyh Edebali'nin söyledikleri gibi kişiyi esas almakta olup "kişiyi yaşat ki devlet yaşasın" düsturuna amirdir. Bu düstur aynı zamanda demokrasinin de temelidir. Demokrasi, kişi hak ve hürriyetlerini toplumun ve devletin hak ve hürriyetlerine öncelemektedir. Yani demokrasi de devleti yaşatabilmek için kişiyi yaşatmaya öncelik verir. Komünizm, Faşizm gibi Otoriter ve totaliter sistemlerde kişi hak ve hürriyetleri toplumsal haklara ve devlete-dolayısıyla da iktidarlara feda edilmiştir. Demokraside birey, Totalitarizmde devlet esastır, önceliklidir.

Diğer taraftan, masumiyet karinesini düzenleyen "Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz" şeklinde ki yasal düzenlemenin ifade şekli de suçluluğun hükmen sabit kılınmasını hedef gösteren, dolayısıyla, masumiyeti değil suçluluğu arayan, suçluluğu iddia eden ve suçluluğu sabit kılmayı amaçlayan bir düzenlemedir.

Suçluğu hükmen sabit kılana kadar suç ve suçlu arayan mevcut uygulamada, yargılama sürecinde tarafsız olması gereken devlet, kamu adına şikayetçi olarak taraf yapılmıştır. İddia makamı olarak Savcılığın, kişinin suçu işlediğini her türlü şüpheden uzak şekilde kanıtlamakla yükümlü olması Masumiyet ilkesinin tümüyle tersine bir ilkedir, suçlayıcı karinedir. Masumiyet Karinesi hiç değildir. Bu, doğrudan Masumiyet sözcüğü kullanılarak yapılan bir suçlayıcı karine düzenlemesi siyasetidir. Bu durum, bir engizisyon kurumu olan Savcılık (İnquisitor) kurumunun Engizisyondan sonra lağvedilmek yerine Kilise Savcılığından Cumhuriyet Savcılığına dönüştürülmesinin fıtri bir sonucudur. Çünkü, Soruşturucu-Savcı anlamında ki İnquisitor, Katolik Kilisesi'nin Engizisyon mahkemelerinde görevli olan ve sapkınlıkları araştırıp sorgulama adı altında şüphelileri suçlayarak sorgulayan ve suçlamaları zorla ve işkence ile kabul ettirip hükmen sabit kılan Kilise Sorguçlarını ifade etmektedir. Fransa’da, Kilise egemenliğini ve Engizisyonu yıkan Fransız ihtilalini akabinde bu kurum lağvedilmeyip Kilise yerine Cumhuriyeti koruyucu olacağı düşüncesiyle reforme edilerek Cumhuriyet Savcılığına dönüştürülmüş ve Fransız ihtilalinin etkilediği tüm devletlerde aynı şekliyle yayılmıştır.

İslam öncesi Töresel Türk hukuk sisteminde Soruşturmacı (inquisitor) bir Savcılık kurumu yoktur. İslam hukukunda da yoktur. Halen İngiliz Anglo Sakson hukukunda da yoktur. Bu sebeple başlangıçta Osmanlı hukuk sisteminde de yer almayan Savcılık kurumu, Tanzimat döneminde yapılan adli reformlarla hukukumuza girmiştir. 1879 tarihli yasal düzenlemelerle Fransız hukuk sistemi örnek alınarak devlet adına kamu davası açmakla görevli Müddeiumumluk" (savcılık) teşkilatı kurulmuştur. Önceki Şeriye mahkemelerinde davalar, zarar gören gerçek veya tüzel kişi (mağdur veya davacı) tarafından açılıyordu. "Savcı" yoktu. 1879 yılında yayımlanan Mehakim-i Nizamiyye'nin Teşkilat-ı Kanun-ı Muvakkati ile ülke genelinde savcılık teşkilatları resmen kurulmuştur. Yine 1879'da çıkarılan Usul-i Muhakemat-ı Cezaiyye kanunu ile savcıların soruşturma yapma, delil toplama, kamu davası açma ve duruşmalarda iddia makamını (şikayetçi tarafı) temsil etme yetkileri belirlenmiştir.

Savcılık kurumu Osmanlı hukukunda, yargılama sistemini "şahsi davadan" "kamu davası" anlayışına geçirmiştir ki bu dönüşüm devleti tarafsız olmaktan çıkarıp devleti taraf yapan otoriter bir dönüşümdür. Artık suç işlendiğinde şahısların şikayeti yanında, devlet de bizzat savcıları aracılığıyla şikayetçiden yana taraf olmuştur. Savcı, Muddei Umumdur yani, umum ( kamu) adına şikayetçidir-davacıdır ve kişinin suçu işlediğini her türlü şüpheden uzak şekilde kanıtlamakla yükümlüdür. Bu yükümlülük bir engizisyon kuralıdır. Masumiyet ilkesi iddianame değil bir masumiyet raporu-Masumiyetname düzenlenmesini gerektirir. Devletin ve devlet gücünün şikayetçiden yana taraf olması, suçluluğu ispatla yükümlü olması, şüpheli hakkında iddianame düzenlemesi, şüpheliyi tutuklama adı altında hükmü sabit görülmüş mahkumlarla aynı ceza evinde, hükmü sabit görülmüş mahkumlarla aynı hak ve hürriyet kısıtlamalarına tabi tutulması masumiyet ilkesinin değil suçlayıcı karinenin araçlarıdır, suçlayıcı karineye hizmet eder. Kişinin tutuklu denilerek, suçluluğu hükmen sabit olmuş mahkumlarla aynı hapishanede aynı şartlarda tutulup mahkumlarla aynı hak ve hürriyet kısıtlamalarına tabi tutulması, lehine delilleri arayıp bulmasına izin verilmemesi ama, şikayetçi tarafın serbestçe her türlü delile etki etmesine, devletin de Savcı sıfatıyla şikayetçiyi devlet otoritesi olarak desteklemesi şüphelinin masumiyetine şahit olanları da olumsuz etkileyebilen yani savcıya karşı gelmekten tanıklıktan geri çekilebilecekleri bir yapıda ve sistemde masumiyet ilkesinin geçerliliği yoktur. Bu, düpe düz Fransızların Engizisyon Mahkemelerinden alıp reforme ettik diye dünyaya yaydıkları Engizisyon artığı bir yargı sisteminden başka bir şey değildir. Malesef Osmanlı da bir çok Ülke gibi bu sistemi Fransızlardan almıştır. Ama mesela, İngiltere bunu almamıştır. Onların Anglo Sakson yargı hukuklarında Savcı yoktur. Sadece devlet aleyhine işlenen suçlarda devletin savcısı devletin Avukatı niteliğinde devreye girebilmekte ancak onun da karşı tarafın Avukatından fazla ve farklı hiç bir yetkisi yoktur, kamu otoritesini kullanma yetkisi hiç yoktur. İslam hukukunda da yargı bağımsızdır yargılamada devlet asla taraf olamaz. İmamı Azam Ebu Hanife tüm hayatını ve ilmini bu uğurda feda etmiştir.

Tapduk Emre'nin deyişiyle kişi aradığını bulur. O halde Adalet; suçu, suçluyu aramak değil, adalet sonuna kadar masumiyeti aramaktır. Görünen ve duyulan İhya edeni suçlu, suçluyu mağdur gösterebilir. Adalet kadı'nın göremeyebilen gözü, duymayabilen kulağı değildir ! Bir başka deyişle, görünen ve duyulan ile kurulan ahkam adalet değildir !

Edgar Allan Poe,1845'te yani Fransız ihtilalinden 56 yıl sonra boşuna mı demiş "Gördüklerinin yarısına inan, duyduklarının hiçbirine"!

Kaldı ki mevcut yargılama sisteminde hüküm, görülen ve duyulan üzerinden dahi değil, gördürülen ve duydurulan üzerinden tesis edilebiliyor. Bu yetmiyor gibi şimdi üstüne bir de yapay zekanın duydurup gördürebileceklerini eklerseniz gerisini siz düşünün ...!