Ak Parti’de İhanet, Vefasızlık ve Nankörlük Üçgeni: Reis Raconu Kesti

Ak Parti Grup Toplantısı’nda kürsüde konuşanı Cumhurbaşkanı mı, Ak Parti Genel Başkanı mı yoksa “inadına savaşırım” diyen sakıncalı bir mücahit olarak mı dinlediniz?

“Çatlasanız da patlasanız da engel de çıkartsanız yeniden Cumhurbaşkanı adayıyım” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasının meşhur bölümü bir anlamda yalnızlığının ilan edilmesidir. Bir anlam veremedim. Kafamda deli deli sorular dolaşıyor. Konuşma metnini yazanlar eğer Cumhurbaşkanımızı yalnızlık ve tek bedel ödeyen kendisi gibi göstermeye çalışmışsa 13 Temmuz’daki 253 şehidimi nereye koyacağız? Dört partisi kapatılan cennetmekân Necmettin Erbakan’ı, Türklük davasında tırnakları çekilen merhum Alparslan Türkeş’i, ruh kökünün dayandığı manevi önderleri, mütefekkirleri nereye koyacağız?

Ödenen bedeller, çekilen çileler Erdoğan’ı Cumhuriyet tarihinin en uzun dönemli tek başına iktidarı yaptı. Bir de Erdoğan için “Sakıncalı Mücahit” yazsalardı iş tamam olurdu. Lideri Bu konuşmaya mecbur etme işgüzarlığı partide zoraki de olsa işleyen dişlileri kırar kadroları Erdoğan'ın yanından uzaklaştırır. Ordu savaşmazsa Lider kazanamaz lideri Sadakat liderin onları koruyup gözetmesi ile kaimdir İşte bu yüzden Erdoğan Bugün ve dün Ak Parti içindeki ihanet vefasızlık ve nankörlükten bahsediyor

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti’nin TBMM grup konuşmasında "Kalbiyle kelamın arasına perde koymadan, açık yüreklilikle konuşmak istiyorum" deyince yıllar öncesine gittim. Erbakan Hoca yönetimini bir dönem "Yeni vitrin, yeni tezgahtar" diye eleştiren Recep Tayyip Erdoğan, bu defa grup toplantısında milletvekillerine ve ekranları başındaki büyük Türk milletine hitap ederken hedefine yalnız ve yalnız gençleri koyuyordu. Ne diyordu? "Gözlerinin ışıltısı her zaman yüreğimizi ısıtan gençlerimizle hasbihal etmek, gönlümden geçenleri onlarla paylaşmak arzusundayım."

Erdoğan’ın muhatabı AK Parti içindekiler ve bir dönem Ak Parti içinde olup sahillerinde gezenlerdir. Doğru ya; CHP bu sözlerden neden alınsın?

O kitleyi şöyle tanımladı: İhanet içinde, vefasız, nankör. Sonra da bu dediklerini tek tek açtı.

Şimdi gelin, hep beraber okuyalım; size göre Erdoğan kimleri kastediyor?

Ben yıllar önce Erdoğan’ı okyanusların hakimi balinaya benzetirken, balinanın hızını kesen yegane varlığın, üzerine yapışan küçük balıklar olduğunu söylemiştim. O zamanlar bu sözlerime "Tek adamlığı destekliyorsun" diye inanılmaz tepkiler gelmişti. Erdoğan benim gibi doğrudan değil ama o kitlelerin gözlerinin içine baka baka şunu söyledi: "İhanet içindesiniz, nankörsünüz, vefasızsınız."

İlk önce bu konuyu netleştirelim. Peki, "üçü bir arada" olan AK Parti içindeki ve sonradan halka dışına çıkmış bu güruh ne yaptı da Erdoğan’ı böyle çileden çıkarttı?

Erdoğan konuşmasında, "Kendi siyasi tarihim boyunca çok ihanet gördüm, çok vefasızlık, çok nankörlük gördüm" diyerek bunları maddeler halinde şöyle sıraladı:

İhanet: Kişiler veya kurumlar arasındaki güvenin, sadakatin veya verilen bir sözün bilinçli olarak çiğnenmesidir. (İhanet, insanı hain yapar.)

Vefasızlık: Sevgi, dostluk veya iyilik gibi değerleri unutma, verilen sözlerde durmama durumudur. (Vefasızlık, insanı dönek yapar.)

Nankörlük: Kişinin gördüğü iyiliğin, yardımın veya nimetin değerini bilmemesi, bunları görmezden gelmesi ya da unutmasıdır. (Nankörlük, insanı kaypak yapar.)

Karşımızda "üçü bir arada" bir şebeke var yani… 2001’deki Erdemliler Hareketi’nde verilen "Akabe" misali biatları unutup, yol arkadaşlığını satanlara hitap ediyor.

Sırça Köşklerin Klavye Kahramanları

"Biz üzerimizde milletin, memleketin, ümmetin mesuliyetini taşıyoruz. Kimilerine bu kolay gelebilir."

Kim bu kolay gelenler? “Hariçten gazel okuyanlar... Mesuliyet makamında olmadan ahkam kesenler... Sırça köşklerde teori üretip hayal kuranlar…”

Erdoğan devam ediyor:

"Bunlara soruyorum; siz hiç hayatınızda risk aldınız mı, kavgaya girdiniz mi, ölümle burun buruna geldiniz mi? Menderes'in akıbeti gözünüzün önünde dururken, hayatınızda hiç canınızdan, serinizden vazgeçecek bir harekete dahil oldunuz mu?"

Daha bitmedi, vurdukça vuruyor, adeta konum tayini yapıyor:

"Kavgada yoklar ama kavga bitince sırça köşklerinden laf üretirler. Sevdiğimiz, saydığımız, itibar ettiğimiz, kendimizden gördüğümüz kimilerinin izan ve insaf sınırlarını aşması da açıkçası canımızı acıtmıştır. Bu yolculukta bu da var. Hani diyor ya şair Attila İlhan, 'Ayrılık sevdaya dahil.' Yola çıkarken bu sevdaya bunun da dahil olduğunu bilerek çıktık."

Erdoğan, 15 Temmuz ismi vermeden "suikast" değil, "suikastlardan" bahsediyor… Kendisine yönelik 2002’den bu yana var olan tehditlerin devam ettiğini söylüyor… Devlet kurumları içinde, üst düzey bürokraside son dönemde tekrar el altından konuşulmaya başlanan bazı kalkışma girişimlerini su yüzüne çıkarıyor:

"Bakın biz bu yola çıkarken de bu yolda yürürken de Türkiye'nin yakın tarihine bakarak hapislere düşmeyi, işkence görmeyi, suikastlara hedef olmayı, hatta idam edilmeyi göze alarak girdik. Halkımızın gördükleri bir yana, görünmeyen nice saldırıyı, nice badireyi atlattık. Neydi derdimiz? Boyun eğebilirdik. Teslim olabilirdik. Uyum sağlayabilirdik. Suyuna gidebilirdik. 'Ağamsın, paşamsın' diyebilirdik. Rahat yataklarımızda, sıcacık koltuklarımızda, etliye sütlüye karışmadan günümüzü gün edebilirdik."

Erdoğan, ihanet, vefasızlık ve nankörlük şebekesini tekrar ifşa ediyor:

"Peki bizi acımasızca ve insafsızca eleştirenler, siz ne yaptınız? Hangi fedakarlıkta bulundunuz? Hangi bedeli ödediniz? Konforlu, güvenli alanlarınızdan yapılan hizmetlere kulp takmak dışında Allah aşkına hangi marifeti icra ettiniz?"

Çuvaldızı onlara batırırken, kendisine yorgan iğnesi batırmayı da ihmal etmiyor:

"Elbette bizim de hatamız, eksiğimiz, yapmak isteyip de yapamadıklarımız vardır ve olmuştur; ama şu da bilinsin ki bir engeli aşmak için bin engelle mücadele etmek zorunda kaldık."

Bu Hareket Ümmet Davasıdır

Erdoğan, elbette ki bu nitelendirmeleri yaparken pergellerinin ucunun takılı olduğu mefkuresinin (ülküsünün) de altını çizmeyi ihmal etmedi. Cumhur İttifakı’ndan dolayı alışılagelmiş "Nizam-ı Alem" veya "İlayı Kelimetullah" davası demedi; ancak Milli Görüş geleneğinin siyasi iklime kazandırdığı "Ümmet" kavramının altını kalın çizgilerle çizdi. AK Parti’nin adını doğrudan zikretmeden, "hareket" diye hitap ettiği bu mefkureyi şöyle tanımladı:

"Çünkü bu hareket bir kişiye, bir gruba çıkar sağlama hareketi değildir. Bu hareket kişisel rant peşinde koşan bir hareket değildir. Bu hareket köksüz bir hareket değildir. Saman alevi gibi parlayıp sönecek bir hareket hiç değildir. Bu hareket en başından itibaren millet, memleket, büyük Türkiye davasıdır; bu hareket ümmet davasıdır."

Erdoğan’ı yıllar sonra tekrar açık ve seçik bir şekilde davanın bir ümmet davası olduğunu yeniden ilan etme gereğine iten neydi dersiniz?

"Biz bu yola çıkarken, uzun bir yola çıktığımızın; menzili çok, geçidi yok bir yola çıktığımızın; derin sulardan geçeceğimiz bir yola çıktığımızın idrakiyle, şuuruyla, bilinciyle çıktık. Kimse bize 'kolay olacak' demedi. En başta karşımızda merhum Menderes'in, Polatkan'ın, Zorlu'nun talihsiz hatıraları duruyordu. 27 Mayıs'ın, 12 Mart'ın, 12 Eylül'ün, 28 Şubat'ın tehditleri üzerimizde bir ağırlık olarak kendilerini hissettiriyordu. Kimilerimiz işkencelerden geçti, kimilerimiz hapislerde yattı. Partilerimiz kapatıldı. Siyasi yürüyüşlerimiz engellendi. Yok sayıldık, ötelendik, dışlandık. Kendi öz yurdumuzda örselendik. Hiçbir zaman korkmadık, vazgeçmedik."

"Bir Tayyip Erdoğan Gider, Bin Tayyip Erdoğan Gelir"

Erdoğan konuşmasının bir bölümünde de bir "borçtan" bahsetti ve borcuna sadık olduğunu belirtti. Peki, bu borcu kimlerden almıştı? Onu da inceden inceye anlattı:

"Tarihe, ecdada, şehitlerimize, ümmete, mazlumlara, yolda kalmışlara, yoksullara, aziz milletimize, aziz memleketimize bir borcumuz var. Bu davayı omuzlamış, karınca kararınca bir noktaya taşımış, bizden önceki fedakar, cefakar, cesur, mert dava adamlarına, bu hareketin öncülerine bir borcumuz var. Bizim, Üstat Necip Fazıl'ın ifadesiyle 'Allah ve ahlak' demenin yasaklandığı karanlık günlerde hohlaya hohlaya buzdağını eriten iman dolu o yüreklere bir borcumuz var. O borcu ödemek için can vermek mi gerekiyor? 'Hiç tereddüt etmeyiz, gerekirse o canı da veririz' diyerek bu yollara revan olduk. Her zaman şunun idrakinde olduk: Bir Tayyip Erdoğan gider ama bu davayı omuzlayacak bin Tayyip Erdoğan gelir. Bize düşen, bizden öncekilerden devraldığımız sancağı yere düşürmeden bizden sonrakilere devretmektir."

Konuşmanın anlamına baktığımızda elbette Recep Tayyip Erdoğan gider. Necmettin Bilal Erdoğan gelir… O, has Erdoğan değil mi ? Bin Tayyip Erdoğan içinde o “bir” tarihi öneme sahiptir.

Son yıllarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu kadar lisan-ı hal ile kalbiyle kelamın arasına perde koymadan konuşmasına ilk kez şahit oluyorum. Parti içindeki bir dönemki ve şimdiki yol arkadaşlarına, o "ihanet, vefasızlık ve nankörlük" içinde olanları ilk kez bu kadar net ifşa etti.

Peki, kim bu sırça köşkte oturanlar? İzah etmeme gerek var mı?

AK Parti’nin tesis ettiği iklimde, refah ve konfor ortamında, sıcak yataklarından ve rahat koltuklarından ahkam kesenler; eski bakanlar, başbakan yardımcıları, yüksek yargı mensupları, üst düzey bürokratlar, meslek örgütü ve STK başkanları…

Ben boşuna demiyorum; "Erdoğan radar koymuş; hız sınırını aşanı, makas atanı tek tek not ediyor" diye…

Bu konuşma bir kırılma noktasıdır. Halk deyimiyle ya "Herro ya Merro"dur. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Erdoğan bıçağını, kılıcını kınından çıkartmış ve bilemiştir. Bundan sonrası tufandır. Bu konuşma, "Ayağınızı denk alın, façanızı bozarım" raconudur. AK Parti’de cici yıllar bitmiştir.

"Gelinim sana söylüyorum, kızım sen anla" kabilinden bu dedikleri; en başta partinin milletvekillerine, kurmay kadrosuna, hatta sağa sola endam kıran bazı bakanlarınadır.

Ne diyor yine Erdoğan?

"Tek başıma kalsam dahi, 'Bu yol hak yoldur, dönmek bilmez yürürüm' der, bu yolda sabırla yürümeyi sürdürürüm."

Rest çekiyor. “Adayım” diyor.

Yol haritasını da şöyle özetliyor:

"İttifak ortağımızla da siyasetin çözüm kapasitesini artıracak yeni yol, yöntem ve hamleleri etraflıca istişare ediyoruz."

Bir süredir olan biteni, duyduklarımı, gördüklerimi ve bildiklerimi adeta bir rafineri gibi işleyerek yazıyorum… Yanılmış mıyım?

Erdoğan motorun ince dişlileri için eline 10/11 anahtarını almış, bizzat ayar veriyor, ince ayar yapıyor. Ayarı bozulmuş altını eritir, yeniden külçe yaparlar. Ayarı bozulmuş siyasetçinin, hele ki "ihanet, vefasızlık, nankörlük üçgeninde" potaya girmiş siyasetçinin alıcısı falan olmaz. Bu saatten sonra yolun sonu hurdalıktır…